
“AHMET DAVUTOĞLU, AHLÂKÎ DERİNLİĞİN HABERCİSİDİR.”
Merhaba Efendim. Mevzuya bodoslama girelim: Hicri 1436 başı, Miladi 2014 sonunda Dünya ne halde? İslam Dünyası’na neler oluyor? Türkiye’ye neler oluyor?
Çoook yukarıdan bakarsak, dünya on yıl, yüz yıl, binyıl önce ne haldeyse, şimdi de o haldedir. Güneş altında yeni bir şey yok. Dickens 160 yıl öne, Fransız devriminin olaylarına ışık tutan büyük romanı İki Şehrin Hikayesi’ni şöyle başlatıyordu: “Devirlerin en iyisiydi, devirlerin enberbatıydı. Hem akıl çağıydı, hem de ahmaklık. Hem iman asrıydı, hem şüphe. Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi. Umut baharıydı, umutsuzluk kışıydı. Hem her şeyimiz var, hem hiçbir şeyimiz yoktu. Ya topluca cennete gidecek, ya cehenneme tıkılacaktık…”
Hayat, zıtlıklarla kaim. Ayeti kerimede “Biz günleri insanlar arasında döndürüp dururuz” buyuruluyor. İnsanlar, kurumlar, sistemler, yükselip düşerler. Bu ayeti kerime Uhud harbinin akabinde indirilmiş. Bedir’de çok sayıda düşmanı kesin bir yenilgiye uğratınca,Müslümanlara gurur geldi ve Uhud’da söz dinlemez oldular. Rahat kazanabilecekleri bir çatışmayı ağır kayıplarla yenik bitirdiler. Bu sefer de hadsiz umutsuzluğa kapıldılar. Allah cc hem teselli ediyor müminleri, hem detarihsel zamanın akış mantığını öğretiyor. Şöyle buyuruyor adeta: Beşerî sistemler yükselir ve düşerler. Dilediğimi yaparım, fakat taraf tutmam. Müspet veya menfi, başınıza gelenler, emek ve davranışlarınızın karşılığıdır.
Peki nasıl bir devirdeyiz şimdi? En iyisi mi, en kötüsü mü? Akıl çağı mı, ahmaklık çağı mı?
MÖZEL: Önce yapısal çerçeveyi çizelim. Zikrettiğim ayet, insanlık tarihinin özeti gibidir. Sadece son bin yılı alalım: 1014 yılında dünyanın iktisadi merkezi Çin’di; bugünkü Çin’in doğusu ve güneyi. Sonra ağırlık Hind Okyanusu’na kaydı. 13. Yüzyıldan itibaren Akdeniz dünyasının yükselişine şahit olduk; 16. yüzyılda iktisadi ağırlık Avrupa’nın kuzeyine ve batısına kaydı, Atlantik dünyası yükselmeye başladı. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde iktisadi merkez Atlantik’in öbür yakasına, Amerika’nın doğusuna kaydı; son çeyreğinde ise Amerika’nın batısına, yani Pasifik’e. ABD’nin batı yakasıyla beraber diğer Pasifik ülkeleri Japonya ve Kore, beraberlerinde Hong Kong ve Singapur yükselmeye başladı. Bir çeyrek asır sonra da Çin’in yükselişi başladı. Dikkat edin, üç-beş cümleyle bin yıllık bir tur yaptık, Çin’den yola koyulup yine Çin’e vardık. Beşeri olan her oluşum yükselip düşüyor; düşmez kalkmaz bir Allah! Makro tarih üstatları kapitalizmde bir sona doğru yaklaştığımızı haber veriyorlar. Tıpkı beklenen İstanbul depremi gibi, küresel bir deprem bekleniyor. Bilinmeyen tek şey, bu işin zamanı. Kapitalist küresel sistem tamamen finansallaştı, ticari ve sınai sermaye finans sermayesinin türevi haline geldi. (Zirai sermaye, sınai sermayenin türevi olalı bir asır geçti!) Dünyanın en büyük sanayi ve ticaret şirketlerine finans sermayesi hükmediyor artık.
Kurgunuzu bozmak istemiyoruz ama, bu son söylediklerinizin toplumsal karşılığı zihnimizde uyansın istiyoruz. Sermayesi olmayanlar için, sermayenin kimde olduğu ne farkeder? Binin yarısı beşyüz, o da bizde yok!
Gazap Üzümleri’ni okumadığınız nasıl da belli oluyor! Başımıza gelenin sorumlusu somut bir sermaye sahibi ise, karşısına dikilip hesap sorabiliriz. İntifada çocukları gibi elimize bir taş alıp fırlatırız hiç değilse. Fakat bankalar, fonlar gibi soyut varlıklar ise, elimiz kolumuz bağlanır. Şu sıralar İbrahim Bodur Bey’in anılarının yayınlanmasına yardımcı oluyorum. İdeal bir sanayici tipi; yapıyor, satıyor. Şirketini çocuğu gibi, eşi gibi, sevgilisi gibi görüyor. Finans organizatörleri içinse şirketler, her ay, her hafta, hatta her gün değiştirebilecekleri birer metresten ibaret!
Peki bu finans egemenliği böyle sürüp gider mi?
Tarih tekerrürden ibaretse, hayır. Aşırı finansal gelişme hep bir güz işareti olmuştur. Güzden sonra da kış gelir muhakkak!
İslam Dünyasına geçelim biraz. Siz Arap Baharı ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arap Baharı gecikmiş/geciktirilmiş bir harekettir. Osmanlı yıkıldıktan sonra yarım asır sömürge hayatı yaşayan muhtelif Müslüman toplulukların öyle bir anda “kendi ayakları üzerinde durabilen” sosyo-politik sistemler kurabilmeleri zaten kolay değildi. Devletler öyle üç beş günde kurulacak yapılar değildir. Küçük bir şirketin bile gelişip kök salması onyılları alıyor. Ayrıca düzenli ve bir geleneğe sahip ordu olmadan da devlet kurulamıyor/korunamıyor. Yahya Kemal’in duası hâlâ kulaklarımızdadır, değil mi: “Ya Râb, galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.” Osmanlı düzeninin devam edemeyeceği aşikâr olunca, onun bünyesinden çıkan çıkan ve üzerine ulus etiketi yapıştırılan parçaların her biri belli başlı Batılı güçlerin (İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya) yanaşması haline geldi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, tıpkı Doğu Avrupa’da olduğu gibi, Arap dünyasında da bir özgürlük dalgasının olması beklenirdi. Bu dalga çeyrek asır gecikmeyle geldi. Ve “özgürlükçü” Batı dünyası var gücüyle bir dalgakıran oluşturmaya çabaladı, hâlâ da o çabanın içinde. İslam dünyasının, tıpkı Moğol istilasından sonra olduğu gibi, toparlayıcı bir güce ihtiyacı var.
Buradan Türkiye ne halde sorusunu geçelim izninizle. Yahya Kemal’inkini andıran bir şiir okuduğu için hapsedilen bir Türk şimdi cumhurbaşkanımız. Sizin kırk yıllık dostunuz olan önemli bir fikir adamı başbakanımız. Özellikle Sayın Davutoğlu ile arkadaşlığınız bağlamında memleket ahvalini anlatmanızı arzu ederiz.
Ahmet Davutoğlu ile 1978 baharında tanıştık. Onunla ilk yıllardaki arkadaşlığımızın hem onun, hem benim, hem de Boğaziçi Üniversitesi’nin Türk toplum ve kültür hayatındaki yeri bakımından bir önemi olduğuna inanıyorum.
Bebek, benim ayak bastığım ilk “yabancı ülke” idi. Davutoğlu Boğaziçi’ne gelmeden önce Alman kültür atmosferinden (İstanbul Erkek Lisesi) geçtiği için, Batı kültürüne karşı az çok bağışıklık kazanmıştı. Bense Ağrı Erkek’ten (!) geliyordum. Boğaziçi’nde birazcık haddeden geçmiş “dindar bir sosyal demokrat”tım tanıştığımızda. Sağ-Sol çatışmasının zirveye çıktığı bir dönemde, ancak Boğaziçi gibi liberal bir ortamda bir insan hem dindar hem solcu olduğunu dile getirebilirdi. Dönemdaşlarım olan Enis Berberoğlu, Erdal Oral gibi arkadaşlarla Cemil Meriç’e gider, İslam, demokrasi, sosyalizm vb konuları tartışırdık. Kültür Kulübünün başkanıydım. Bebek Kahve’deki uzun tartışmalarımızın bir yerinde ezan okunur, ben sessizce abdest alıp Bebek Camii cemaatine katılırdım. Bunun o dönemdeki başka bir Türk üniversitesinde mümkün olabileceğini zannetmiyorum. Cemil Meriç’in kitaplarını Ötüken bastığı için, ancak üzerine kapak geçirerek okurduk; 1990’larda İletişim yayınlamaya başlayınca, Meriç’i sol çevreler de okumaya başladı.
Davutoğlu’nu o günlerin ifadesiyle milliyetçi/ muhafazakâr bir öğrenci olarak tanıdım. İyi bir Kemal Tahir okuruydum o günlerde ve bu iki kelimeye karşı bir soğukluk oluşmuştu içimde. Fakat Ahmet akıl almaz derecede evrensel bakışlı bir milliyetçiydi. Samimi, ciddi bir mümin; fakat çılgın bir comparativist. Ne konuşsak, muhakkak konuyu bir kaç kültürle irtibatlandırır, kapsamlı mukayeseler yapar ve bir ulus veya kültürle sınırlı olmadığını hissettiğiniz genel, adeta evrensel bir çözüm geliştirirdi.
Nasıl mesela?
Diyelim ki doğru bilginin mahiyet ve kaynağına dair tartışmalarda geleneksel İslam bilginini Batılı entelektüelden nasıl ayıracağımızı irdelerken, biz en fazla âlim-münevver-aydın ayırımı yapabiliyor ve bilgimiz ölçüsünde her birini kendi bağlamına oturtmaya çalışıyorduk. Davutoğlu ise Şaman’dan (Orta Asya) başlar, Brahman (Hind), Mandarin (Çin), Peygamber (Orta Doğu), Filozof (Yunan) kavramlarını karşılaştırır; ancak ondan sonra bugüne gelerek âlim ne, aydın ne, belirlemeye çalışırdı. Birçok arkadaşımız ontoloji, epistemoloji, aksiyoloji kavramlarını hocalarımızdan önce Davutoğlu’ndan işitmiştir. Ak Parti kongre konuşmasındaki aşırı halkçı özenine rağmen epistemoloji kelimesi beyninin kıvrımları arasından adeta süzülegeldi.
Düşünen öğrenciler olarak ortak sıkıntımız şuydu: Humanities dersinden sosyolojiye, siyaset biliminden iktisata kadar okuduğumuz derslerin hiçbirinde akıllı özne olarak BİZ yoktuk. Tarih yapıcıların malzemesiydik. Tarihte dişe dokunur, işe yarar ne varsa, hep Avrupalıların eseriydi. Eskiden Yunanlılar, modern zamanlarda ise İngiliz, Fransız ve Almanlar her şeyin en iyisini düşünmüş ve yapmışlardı. Çin, Hind ve Afrika’yla beraber, insanlık tarihinin işe yaramaz paryaları idik.
Yurt odalarında başlattığımız, sonra mezun oldukça küçük bekar evlerimize taşıdığımız tartışma halkalarında öncelikle usul (yöntem) tartışmaları yapıyorduk. Modern bilimlerin geleneksel bilgi anlayışları ile temel farklılığını kavramaya çalışıyorduk. Hissediyorduk ki, insanlık tarihinin seyrini açıklamaya yönelik Batı bilgi paradigmaları her şeyi Avrupa aklı (dolayısıyla da Avrupa çıkarları) açısından ele alıyor. Biz ise Batıyı dışlamadan, bir Müslüman/Türk düşünme tarzı arıyorduk. Batıyı dışlamıyorduk, çünkü hocamız Cemil Meriç’ten “Doğu ile Batı’nın insan beyninin iki yarım küresi olduğunu” öğrenmiştik.
Sayın Başbakanın ondan sonraki düşünsel gelişimini bize nasıl özetlersiniz? Bir süre yurt dışında kaldı galiba.
Ahmet Davutoğlu gittiği ülkeleri önceden zihninde keşfeder, gidip görünce de adeta fethederdi. Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya’da dünyanın belli başlı dinî merkezlerini genç yaşta dolaştı. Her seyahatten dönüşte, sabahlara kadar izlenimlerini aktarır, bizi de fetihlerine ortak ederdi. Doktorasını Şerif Mardin hocayla sürekli istişare içinde yapması büyük bir şanstı tabii. O yıllarda, farklı düşünen bir kafayla çalışabilecek arif hocaların sayısı fazla değildi. Doktorasının anahtar kavramı “ontological proximity” idi. Davutoğlu, bütün diğer dinsel geleneklerde Tanrı ile insanın varlık düzlemlerinin iç içe geçirildiğini; mesela Hrıstiyanlıkta Tanrı insan olurken, Budizmde insanın tanrı olduğunu; sadece İslamiyette (tevhid ve tenzih anlayışları sayesinde) Tanrının Tanrı, insanın ise insan olarak kaldığını; bunun toplumun ahlak ve değer sistemlerini derinden etkilediğini; siyaset ve ekonominin de ona göre biçimlendiğini büyük bir başarı ile göstermeye çalışıyordu.
Hiç unutmam, Şerif Hoca Ahmet beye, “Oğlum bu önemli kavramı senden çalarlar; akademi dünyası düşündüğün kadar dürüst değildir. Sen hemen bir makale yaz, tezin bitmesini bekleme; o makalede bu kavramı kullan, böylece tapusu tescillenmiş olsun!” dedi. Davutoğlu’nun bu makalesi Boğaziçi sosyal bilimler dergisinde yayımlandı.
“Dünya çapında bir siyasetbilimci olan Richard Falk’un Davutoğlu değerlendirmesi bu bakımdan dikkate şayandır: “Davutoğlu’nun uluslararası ilişkilerin yürütülmesinde kültür ve medeniyetin önemine dair derin kavrayışı beni sarstı. Makyavelli’den Kissenger’a uzanan Batı siyaset geleneği uluslararası ilişkilerde sadece güce vurgu yapagelmiştir. Davutoğlu da elbette realisttir ve gücün önemini biliyor. Fakat onu diğerlerinden ayıran husus, Batı-dışı düşüncenin çağdaş dünyanın meydan okumalarına karşı bir ülkenin politika oluşturmasında taşıdığı önemi vurgulamasıdır”
Ahmet Davutoğlu’nun 1978-2014 arası 36 yılını neredeyse eşit üç parçaya bölebileceğimizi düşünüyorum: 1. 1978-90, Arayan Adam dönemi. 2. 1990-2002, Kurgulayan Adam dönemi. 3. 2002-2014, Uygulayan Adam dönemi. Eflatun, hükümdara akıl vermek için gittiği Siraküza’dan kovulmuştu; Konfüçyüs ancak yetmişine doğru, yani neredeyse takatten düştükten sonra hükümdarın iltifatına mazhar olmuştu. Max Weber, ömrünün son on yılını “ah, şu hata üstüne hata işleyen ahmak devlet adamları neden bana hiç danışmazlar?” sitemleriyle geçirmişti. Babaannesinin duası Davutoğlu’nu bu üç bilgenin de kaderinden uzak tuttu. Aradı, kurguladı ve uyguladı…
Bu dönemlere biraz daha içeriden baksak…
Davutoğlu gerçek bir arayan adamdı. Genellikle, insanların fikirleri olduğunu düşünürüz. Bireyci hayat tarzı da bizi böyle düşünmeye sevkeder. Ne yazık ki, gerçek hayatta bunun tam tersi doğrudur: İnsanların fikirleri yoktur, Fikirlerin insanları vardır. Her çağda, neredeyse bütün zihinlere egemen olan bir, iki, en fazla üç başat fikir olur. Tıpkı markalar gibi, futbol takımları gibi. İnsanlar bu fikirlerin peşinden sürüklenip giderler. Gerçekten özgün bir fikri olan insanlar, her devirde parmakla sayılacak kadar azdır.
Bizim kırk yıl önceki öğrencilik dönemimizin iki başat fikri Liberalizm ile Sosyalizm idi. Milliyetçilik, pratikte liberalizmin bekçiliği demekti. Müslümanlar bazen Üçüncü Yol’u temsil ettiklerini söylüyordular; tıpkı Hint’te Hinduizmin 3. Yol olması gibi.
Davutoğlu bu ikili (tepkiyi de hesaba katarsak üçlü) düşünme tarzının ulusu ve ulus-devleti tabulaştıran kapitalist uygarlığın empoze ettiği sömürgeci bir düşünme biçimi olduğunu; daha derin bir kavrayışa ancak alternatif bir medeniyet perspektifi ile ulaşabileceğimizi söylüyordu. Spengler ve Toynbee gibi medeniyet tarihçilerini çok erken bir tarihte keşfetmişti. Nitekim Kurgulayan Adam evresine geçtiğinde kaleme aldığı ilk yazılardan biri “Medeniyetlerin Ben-İdraki” başlığını taşıyordu.
Çok özgün bir ifade.
Aslında tam değil. Behçet Necatigil’in şiir burçlarını Davutoğlu’nun düşünsel serüvenine uygulayacak olursak, Arayan Adam dönemine gurbet burcu, Kurgulayan Adam dönemine ise hasret burcu diyebiliriz. İlkinde gurbettesiniz; Gazali, İbn Haldun, Spengler veya Toynbee: Başkalarının kelimeleriyle konuşuyor, onların kavramlarıyla düşünüyorsunuz. İkincisinde, kendi sesinize hasret duyuyor, fakat gene de büyük fikir mimarlarının ana kavramlarını kullanmaya devam ediyorsunuz. Davutoğlu’nun bu dönemdeki işaret fenerleri Farabi, İbn Rüşd gibi Müslüman düşünürlerle beraber; Kant, Hegel, Husserl (ah şu Almanlar!) ve Galtung gibi Avrupalı filozof ve siyasal bilimcilerdi. Şiir burçlarının üçüncüsü hikmet burcudur. Kendi kavram ve kelimelerinizle düşünüp konuştuğunuz evre. Davutoğlu bu bakımdan hayatının tavizini vermiş adamdır: Tamamen kendi kelime ve kavramlarıyla bir toplumsal/siyasal kuram inşa etme imkanını biryana bırakıp, Merkez Ülke Türkiye’nin pratik inşasına koşmuştur.
Merkez Ülke Türkiye! Fazla milliyetçilik kokan bir ifade değil mi bu?
Milliyetçilik değil, tarih kokuyor. Bugün dünyamızda 200 kadar devlet, dolayısıyla da o kadar ulus (nation) var. Ulusluk, devletliğin bir fonksiyonudur. Önce bir devlet kurulur, sonra ona uygun bir ulus tanımlanır. Garibaldi, Mazzini gibi öncüler 150 yıl kadar önce İtalyan birliğini sağlayınca, Mazzini’nin şöyle dediği rivayet edilir: “İtalya’yı yarattık, sıra İtalyanları yaratmaya geldi.” Moda tasarımlarından çok da farklı olmayan bu kreasyon süreci İslam toplumlarında başarısız oldu, çünkü DİN medeniyetin ve dolayısıyla siyasi tahayyülün ana ögesi olmaya devam etti. O kadar ki, kuruluşundan ancak 90 yıl sonra cumhura reisini doğrudan seçtirebilen Cumhuriyetimizde, iki ulusçu partimiz bir araya gelip, dindar bir adaya karşı, daha önce muhtemelen hiç tanımadıkları ve adını telaffuzda bile zorlandıkları başka bir dindar adayı desteklediler ve hezimete uğradılar.
Bugünkü 200 kadar devletin üçte ikisi yaşça benden daha toy ve köksüzdürler. Ben hiç değilse beşinci dedemin adını biliyorum, onlar bir iki darbeci generalden sonra sömürgeci efendilerine ulaşıyorlar. Yani gerçekte 200 devlet yok, yarım düzine hakim gücün oluşturduğu (ve BM Güvenlik Konseyi’ne sigorta ettirilen) bir Uluslararası Sistem var. Ve bu sistem çatırdıyor. Türkiye hem kendi bölgesini toparlama gücü olan; hem de dünyanın diğer birçok ülkesine örneklik etme yeteneğine sahip bir Merkez Ülke’dir. Buna inanmayanlara “gâvur” diyorum ben!
Buradan ünlü Stratejik Derinlik kitabına girsek. Bu kitabın önemi nerededir? Neden bu kadar etkili oldu?
Davutoğlu’nun İstanbul Erkek’ten felsefe hocası Nurettin Topçu’nun bir sözü var: “Vakti gelmiş doğru bir fikir kadar güçlü bir eylem yoktur!” Stratejik Derinlik, Topçu’yu haklı çıkardı. Aslında Davutoğlu’nun tasarladığı dördüncü kitaptı. Ondan önce Tarihi Derinlik, Kültürel Derinlik, Siyasi Derinlik yazılacaktı. Malzeme de yarı yarıya hazırdı. Fakat Ankara’dan gelen bir telefon, Davutoğlu’nun bireysel, Türkiye’nin ulusal, dünyanın ise küresel serüveninde bir gedik açtı.
Davutoğlu bundan önce iki İngilizce kitap ve çok sayıda Türkçe/İngilizce makale yayımlamıştı. Stratejik Derinlik, dipnotlara boğulmamış özgün bir akademik eserdir. Birkaç bin yıllık dünya stratejik düşüncesini ve birkaç yüzyıllık modern stratejik düşünceyi özümsemiş bir akademisyenin, Türk devlet aklına müdahalesidir. Bu aklı, soğuk savaş parametreleriyle düşünen, çoğunlukla ikili alternatif kapanlarına kısılmış, özgüvenden uzak bir araç olmaktan çıkarıp; dünyayı ve ülkesini çokyönlü tartabilen hassas, etkin ve dinamik bir melekeye dönüştürdü.
“Dünya çapında bir siyasetbilimci olan Richard Falk’un Davutoğlu değerlendirmesi bu bakımdan dikkate şayandır: “Davutoğlu’nun uluslararası ilişkilerin yürütülmesinde kültür ve medeniyetin önemine dair derin kavrayışı beni sarstı. Makyavelli’den Kissenger’a uzanan Batı siyaset geleneği uluslararası ilişkilerde sadece güce vurgu yapagelmiştir. Davutoğlu da elbette realisttir ve gücün önemini biliyor. Fakat onu diğerlerinden ayıran husus, Batı-dışı düşüncenin çağdaş dünyanın meydan okumalarına karşı bir ülkenin politika oluşturmasında taşıdığı önemi vurgulamasıdır… (Davutoğlu’nun) gözettiği bir amaç da Türkiye’nin ulusal, bölgesel ve küresel bir aktör olarak sahip olduğu potansiyeli değerlendirir bir konuma getirilmesidir. Davutoğlu bir makro-tarih perspektifiyle medeniyetlerin yükseliş ve düşüşlerini değerlendiriyor, Türkiye’nin rolünü Cumhuriyetin kuruluşu ile sınırlı olmayan geniş bir tarihi çerçeveye yerleştiriyor.”
Bu bağlamda Osmanlı imparatorluğunun çoğulcu sosyokültürel yapı ve siyasetinden Türkiye’nin hayati dersler çıkarması gerektiğini vurguluyor.”
Fakat Falk’a göre Davutoğlu’nun ve Stratejik Derinlik’in asıl önemi değer boyutundadır ve nihayetinde Davutoğlu en fazla “Ahlakî Derinliği” ile anılacaktır. Stratejik derinliği ahlaki derinlik ile bütünleştirmek, Davutoğlu mirasının hatıralara nakşedilen bir boyutu olacaktır.
Siz onun arayan adam ve kurgulayan adam dönemlerine yakından tanık oldunuz, fakat uygulayan adam döneminde epey uzak durdunuz, Ankara’ya son 12 yılda sadece iki defa gittiğiniz söyleniyor. Ya bundan sonra?
Taş yerinde ağırdır. Bilgi yolcuları siyasi veya iktisadi iktidara yakın durdukça, eleştiriyi bırakın, olağan değerlendirmeler yapma gücünü bile yitirirler. Davutoğlu’nun hakiki arkadaş ve öğrencileri, onun devlet adamlığını takdir etmekle beraber, şaman tarafını daha fazla önemseyenlerdir.
Şaman mı? Ne diyorsunuz?
Ahmet beyi de şaşırtıp gülümseten bu benzetmeyi ben yıllar önce yapmıştım. Şaman, “karanlıkta gören adam” demektir. Kişiler, ülkeler, insanlık karanlıkta yol alıyor bir bakıma. Fikir adamının asli görevi, bu karanlığı bir parça aralayıp, geleceği öngörmek; dolayısıyla adımların doğru atılmasını sağlamaktır.
11 Eylül olduğunda Beykent Üniversitesi’nde öğretim üyesiydik, ben 45, o 42 yaşındaydı. Televizyonlarda komplo teorilerinden geçilmiyordu. O ise kendisiyle yapılan bir dizi söyleşide şunu dile getiriyordu: Dünya tarihi bir kırılma noktasındadır. Bu eylemi kimin yaptığı veya yaptırdığından çok, bunun önümüzdeki dönemde ne gibi bir eylemler dizisine yol açacağı önemlidir. Ben gelecek on yılda şöyle bir gelişme öngörüyorum: 1. İlk birkaç yılda en önemli mesele Amerikan gücünün rehabilitasyonu, Amerikan gururunun onarılması olacaktır. Bunu temin için ABD muhtemelen Afrika veya Orta Doğu’da bir yere askeri çıkarma yapıp, gücünün yerinde olduğunu kanıtlamaya çalışacaktır. Bu ilk etapta diğer bütün küresel güçlerle bazı bölgesel güçler de ABD safında yer alacaklardır. Dolayısıyla BM, NATO ve benzeri yerlerden harekat lehine karar çıkarmak sorun olmayacaktır. (Malum, bütün bunlar Afganistan harekatında yaşandı!) 2. İkinci dönemde ise ABD hedef büyütecek ve daha stratejik bir noktaya yönelecektir. Bu sefer diğer küresel güçler geri çekilecek ve bunu yeni bir sömürgecilik sayarak kınayacaklardır. Bölgesel güçler de bir ölçüde koalisyonu terk edeceklerdir. Yalnız kalan ABD önce belki aldırmayacak, tek başına işi becermeye çabalayacak, fakat bunun sonucunda bütün dünyada Amerikan karşıtlığı yükselmeye başlayacaktır. (Bunu da Irak’ta yaşadık.) 3. Bu ikinci dönemin sonlarına doğru Amerikan kamuoyu hareketlenecek ve bu kadar dışlayıcı bir dış politikanın Amerikan çıkarlarına uygun olmadığı, yumuşak gücü öne çıkaran daha benimseyici bir siyasete ihtiyaç olduğu ifade edilmeye başlanacaktır. Bu yeni siyasetin içeride ve dışarıda ikna edici olabilmesi için, Amerika’ya siyah bir başkan gerekir. (Obama henüz Illinois senatörüydü o zaman. 2001 sonlarında yapılan bu konuşmalar 2003 yılında yayımlandı: Küresel Bunalım, Küre yayınları)
Karanlıkta görmek, işte böyle bir şey!,
*KİMDİR!
1956 yılında Ağrı’da doğdu. Ağrı Lisesi (1974) ve BÜ İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümü mezunudur (1980). İstanbul Bankası Ekonomik Araştırmalar uzmanı ve sonra müdürü (1980-83), Türkiye Dış Ticaret Derneği Araştırma Müdürü ve sonra danışmanı (1984-93) olarak çalıştı. Marmara Üniversitesi’nde iktisat tarihi master ve doktorası yaptı (1990-99). Aksiyon dergisi ve Yeni Şafak’ta uzun yıllar iktisat yazıları yazdı. Anlayış dergisinin genel yayın yönetmeni oldu (2003-2010). Dergâh, İzlenim, Kayıtlar, İlim ve Sanat, İslam, Yedi İklim, İktisat ve İş Dünyası dergilerinde yazı ve çevirileri yayımlandı.