MURAT SAYIMLAR

“Allah’ın gönderdiği din; saf bilinç, bütüncül özgürlük, tam farkındalık, şükredicilik, özne olmak, etkinlik ve üretim hallerini ortaya çıkartır.”

“İnşa Enstitüsü” adıyla bir süreç başlattınız. Bunun için bir site ve belirli illerde nehir konferanslar veriyorsunuz. Buna sizi iten sebep/ler nelerdir?

Bu mektepte öğrenilenler; önce anlatıp, paylaşmayı; sonra sessiz ve yalnız kalmayı; sonrada tekrar anlatıp, paylaşmayı gerekli kılıyor.

Şu anda paylaşmaya çalışıyorum. İşaret etmeye, uyarmaya ve hatırlatmaya çaba gösteriyorum.

Aklımıza, gönlümüze, dilimize; karar, davranış ve ilişki mekanizmalarımıza atılan düğümlere işaret ediyorum.

Bunların hayatımıza, davamıza etkilerine işaret ediyorum.

Sahih bir perspektif üzerinden doğru bir duruş, yol ve usul hakkında konuşmaya çalışıyorum.

Fıtrat eksenli doktrin çerçevesinde bir perspektif geliştirmeye çalışıyorum.

Dinin fıtratı ve fıtratına uygun İslam anlayışı üzerine hatırlatmalar yapıyorum.

Dinin, insan davranışının mahiyetini; davranışın mahiyetinin ise hayatın bütünün mahiyetini belirleyen bir olgu olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum.

Müslümanların, hayatın etkin öznesi olması keyfiyetine ilişkin uyarılarda bulunuyorum.

Sahih ve etkili bir perspektife; insani ve İslami kalitemizin artmasına; kapasitemizin geliştirilmesi gerektiğine ilişkin hatırlatmalar yapıyorum.

Toplumda farklı durum ve konumlarda bulunan; ulul el bab, kurmay ve kurucu kafa ve lider kişiliğe sahip olanların ortaya çıkmaları, inşa olup, sorumluluk pozisyonlarına ulaşmaları için; zemin, atmosfer, imkan ve motivasyon sahibi olmaları istikametinde, imkan ve dava sahibi olanlara hatırlatmalarda bulunmaya çalışıyorum.

Biz olmanın, hayata etkin müdahil olmanın ve şahit olmanın; keyfiyeti, mecburiyeti ve sorumluluğu üzerinde hatırlatmalar da bulunuyorum.

Hayatın mahiyetini belirleyen çekirdek unsur, “varlık nedeni, yaşamın anlamı, kök amaçtır.” Diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Yeryüzü hayatında sabitler ve değişkenler vardır. Bu sabitlerin en önemlilerinden birisi; bütün varlıkların, olguların, oluşların ve insanların bir fıtratı/doğası olmasıdır.

Fıtrat, insanların ve diğer unsurların varlık özelliklerini ifade eder.

Varlık nedeni; varlığın anlamını, fonksiyonunu ve yeryüzü görevini belirler.

Bütün yaratılmışların varlık nedenleri, insanın varlık nedenini gerçekleştirebilmesi için anlamlar ifade ederler.

İnsanın da bir varlık nedeni ve kök amaçları vardır.

İnsanın yaşamının anlamı; hayat boyunca edinilecek bütün amaçlar ve tüm hedefler ile varlık nedeni ve kök amaçların gerçekleştirilmesinin bir fonksiyonu olarak belirlenir.

Yaşamın bütününde ki amaç ve hedefler; yaşamın mahiyetini belirler.

Bütün sistemler, organizasyonlar, işler, eylemler, kültürler, medeniyetler, kurumlar, tarzlar, tercihler, biçimler vs. amaç ve hedeflerin tahakkukundan ortaya çıkarlar.

Tasarlanmış gerçeklikten, vahyedilmiş hakikate doğru bir yürüyüş… Yani günümüz dünyası verili olanlarla insanı kuşatarak köleleştiriyor. Oysa vahyin enginliğinde, bu konvansiyonel köleliğin farkına varabilir. Yoksa, yoksa nedir sizce?

Yaşamı okumaya ontolojik düzeyden yani yaratılış mertebesinden başlanması gerekir.

Sonra, yaratılış özellikleri, bilgi mertebesinden anlaşılır, anlamlandırılır. Üretilen bilgi üzerinden karar ve davranışın mahiyeti belirlenir ve davranış gerçekleştirilir.

Bu düzlem epistemolojik mertebeyi ifade eder.

Yaratılış mertebesindeki bilgiyi ancak ilah yaratır.Yolların ayırım noktasında;

Ontolojik düzlemdeki bilginin Allah tarafından yaratıldığına iman edip, bu çerçevede bir bilgi teorisi ile bilgi üretmek ve bunlarla davranış geliştirmek, bir tercihtir.

Diğer tercih ise; ontolojik düzlemdeki bilginin de, sahte bir epistemolojik tercihle, imal edilmesidir.

Elbette yaratma özelliğine sahip olmayanın, gerçek yaratılış bilgisi üretmesinin mümkün olmaması nedeniyle, bu bilgi ve imal eden ilah sahtedir.

Sahte ilahlar, imal edilmiş fıtrat bilgileri ile; ilahlaşma nedenlerine paralel olarak, buna inananları köleleştirip, hayatları da dâhil, bütün kaynaklarını, arzuları istikametinde kullanırlar.

Bunu, imal edilmiş fıtrat bilgileri çerçevesinde oluşturulan anlam ve amaçlar; sistem, ilkeler, sınırlar, değerler, ölçüler, hukuk gibi temel hükümlere uygun karar ve davranış geliştirilmesini sağlayarak gerçekleştirirler.

Hakikatin çerçevesinde, doğru istikamette, gerçek bir özgürlük ile tüm haklarını koruyup, fıtratını gerçekleştirebilmek; itminana ulaşabilmek ancak; gerçek ilahın, vahiyle gönderdiği insan fıtratına dair bilgiye yani İslam dinine uymakla mümkün olabilecektir.

Büyük tuzaktan kurtuluşun yegâne yolu; vahye, fıtratına uygun bir usulle tabi olmaktır.

Yazılarınızda ya da konuşmalarınızda oldukça simetrik ve matematiksel bir üslup var. Bu denli rikkat ve dikkatin asıl nedeni nedir?

Perspektifin, duruşun, tavrın, kararların ve davranışların gözden geçirilip, yeniden inşa edilmesi gerektiği bir durumda yaşamaktayız.

Bütün inşa süreçlerinde; ana yapı, çerçeve, kurgu; dakik ve hassas bir sisteme, bütüncüllüğe, tutarlılığa; kök anlamlar ve temel hukuka uygunluğa; güncel durumların, ihtiyaç, sorun ve ihtiyaçların, özgün analiz ve tespitine; özgün ve uygun doktrin, politika, strateji, usul ve eylemlere sahip olmak zorundadır.

Sürecin organik gelişimi, estetik ve biçimsel hususları, farklılaşan süreçler, gelişim ve değişim faktörleri de; başlangıçtaki temel üzerinden şekillenecektir.

Bu nedenle her inşa sürecinin dikkat ve hassasiyet ayarları; matematiği ve geometrisi; temelleri ve esneklik payları olmalıdır.

Matrix filmini izlediniz mi bilmiyorum. Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabındaki düşünceleri baz alınarak çekilmiş bir film. Vehimin ve illüzyonun kuşattığı bir dünyadan insanın kurtuluş mücadelesini içeriyor. Ancak bu gün tam tersine insanlar bizzat bu simülasyona girmek için birçok değerini feda edebiliyor. Bu döngü sizce nasıl kırılır ve aşılabilir?

Çağdaş büyücülerin illüzyonlarından kurtulmanın yegâne yolunun; yalnız Allah’a kulluk etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek; doğru yola hidayet edilmek liyakatini hak etmek olduğu görülmektedir.

Allah’ın işittirmediği, rahmet ve hidayet etmediği, basiret ve firaset vermediği, koruyup, gözetmediği ve samimi olmayan hiç kimse bu tuzaktan kurtulamaz.

Çağdaş illüzyonların teknoloji ve yöntemleri çok sofistike; maruz bırakılan kitlelerin cari algı, anlayış ve tavır mekanizmalarının ise asimetrik biçimde ilkel ve zayıf olduğu müşahede edilmektedir.

Propaganda, eğitim, kültür, diğer manipülasyon yöntemleri, sanat adına yapılanlar, iletişim teknolojiler ve yöntemleri ile yönetim biçimleri; matrixe girişe ilgiyi arttırmakta ve ateşe uçan pervaneleri aldatıp, teşvik etmektedir.

İlişki yönetim stratejileri, rıza mühendisliği, propaganda yöntemleri, bu çerçevede geliştirilen bir kaç enstrümandır.

Yeryüzünde, küresel efendilik düzleminde kurulmak istenen yeni modern sonrası düzende artık, her din, felsefe ve anlayış için bir alan açıldığı; kim olursa olsun kendini özgürce ifade edebileceği yeni bir dünyanın kurulmaya çalışıldığı söyleniyor. Yakın bir zamanda modern zamanların şiddet içerikli gerilimlerinin sona ereceği bir dünya. Siz ne dersiniz?

Post modernizmin vaz ettiği; eksensiz görecelik ve yoz bireycilik anlayışının kitlelere; adam yerine konulma, önemsenme, özgürlük sosu ile yutturulması sonucunda, sorunuzda ifade ettiğiniz alan maalesef açıldı.

İnsanın fıtratına ve varlığın hakikatine uygun olmayan herhangi bir husus; ne kadar başarılı imal edilse, pazarlansa ve kabul edilse de; sonuç itibarıyla yıkıcı, bozucu, imha edici etkileri mutlaka ortaya çıkacaktır.

Fıtratına aykırı yaşam ve tercihler içerisinde yaşayan insanların; fıtrat parametreleri ile cari hayatları özdeş olmayınca mutlaka çatışma çıkacaktır.

Bu çatışma önce insanların özünde, daha sonra çevrede ortaya çıkmaktadır.

Bu parametreler ve veriler çerçevesinde kurulan sistemlerde, barış sözcüğü ancak aforizmadır.

Barış ancak insan doğasına uygun anlam ve hükümlerin, bütüncül olarak uygulanması ile gerçekleşir. Bu nedenle İslam; başlangıcı teslimiyet, neticesi barış olan bir dinin adıdır.

Sürekli vurgu yaptığınız fıtrat, günümüz insanının anlayacağı dil ile izah edilirse; neyi içeriyor, neye işaret ediyor, nereden ve kime sesleniyor?

Fıtrat; varlıkların, olguların, oluşların, ilişkilerin varlık, yaratılış özellikleridir.

İnsanların fıtratı da, onların yaratılış özelliklerini ifade etmektedir.

Fıtrat öncelikle; varlık nedenini, varlığının anlamını, temel fonksiyon ve sorumluluklarını tarif eder.

İnsanın varlık nedeni, hayatın anlamı, dinin fonksiyonu; fıtratın temel unsurları için örnek olarak ifade edilebilir.

Daha sonra bunların gerçekleşmesi için gerekli olan; sistem, ilkeler, sınırlar, değerler, ölçüler, hukuk, kaynaklar, kök stratejiler ve yöntemler, kurallar gibi hususlar, fıtratın diğer unsurlarını oluştururlar.

İnsanın kendi fıtratı çerçevesinde karar ve davranış geliştirilmesi, diğer varlıkların fıtratına uygun bir ilişki kurması anlamına gelir.

Herhangi bir varlığın ya da olgunun fıtratına aykırı davranış, temel hukuka aykırılığı ifade eder. Bu durumda fitne ve çatışma çıkar.

Fıtrata uygun davranışlar sonucunda da, tüm sistemin inşası, barış, tatmin, işbirliği ve üretim ortaya çıkar.

Bu nedenle Allah, insanı, onun üzerine yarattığı fıtratı, bize din olarak emretmiştir.

Hakikati, üstüne indiği insana basiret, feraset ve çok ciddi sorumluluklar yükleyen ilahi bir müdahale olarak görebilir miyiz? Böyle bir sorumluluk belki de fastfood insanını tedirgin ediyor. Bunaltıyor. Cezbetmiyor. Bu hazırcılık belki de en çok günümüz Müslümanlarında görülmekte. Bu tespiti nasıl değerlendirirsiniz?

Hakikat; yeryüzünün, hayatın, varlıkların, temel olgu, oluş ve ilişkilerin, insanın fıtratıdır.

Hakikat yaşamla ilgili kök anlamları ve temel hükümleri içerir.

İnsanın; özüyle, Rabbi ile çevresi ile ilişkilerinin doğasını tarif eder.

Hayatın anlamını, bütüncül olarak anlatır. Hak kavramını ve bütüncül hukuku öğretir Bunu sağlayacak olan karar ve davranışların mahiyetini belirleyen bilgileri sağlar.

Aslında hakikat, Allah’a kul insan olmak imkânını sağlar ve buna ilişkin sorumlulukları yükler.

Sahte hakikatlere inanmış insanlar, bu sorumlulukları ağır ve yerine getirmesi zor olarak görürler. Bu tamamen aldanmışlıktır.

İnsan olmak sorumluluğundan imtina etmek, kaçmak, korkmak, bunalmak, yerine getirmeyeceğine inanmak bu aldanışın sonucudur. Bedelleri ağırdır.

Fıtratına aykırı olmanın cehennemini yaşamak; İtminana ulaşamamanın ıstırapları;

Nefsi zevkler mertebesinde kalıp, ötesinin farkında olamamanın kaybı;

Ve hüsranlar.

Sosyolojik olarak Müslüman olmak ya da hakikati bütün olarak kabul etmemek temel olarak yukarıda sonuçları doğurabilir.

Maalesef günümüzde böyle temel bir sorun ve durumla karşı karşıyayız. Yapılan bu çalışmaların ana amacı da; hakikat üzerinde olmak ve insanların özgür olarak, hakikatle yüzleşmek haklarını kullanmalarını sağlamak için mücadele etmektir.

Bir makalenizde “Yeryüzünde, insan ruhu hariç yaratılmış her unsurun sistem ve sistemler sistemi olması bir sabitedir.” Diyorsunuz. İlginç bir tespit. Bunu biraz açabilir misiniz?

Yeryüzü hayatında sabiteler ve değişkenler vardır.

Her şeyin bir fıtratının olması bir sabitedir. Buna benzer olarak her şeyin bir sisteme sahip olması da bir sabitedir.

Yaşam bir sistemler, sistemi ve bütün olarak çalışır.

Allah bütün sistemlerin, açık sistem haline gelip, birbirleri ile zorunlu ilişkiye girmesini murad etmiş ve bu biçimde yaratmıştır.

Bir sistemin entropisinin, diğer sistemin kullanılabilir enerjisi olması nedeniyle bu zorunlu ilişki kurulur.

Görünür dünyadan başlayarak, yeterince büyütmek ve aydınlatmak imkânı bulunan her mertebede farklı sistemler ve sistem parametreleri olduğu görülür.

Bunun istisnası insan ruhudur. Mahiyeti ve keyfiyeti hususunda çok bilgi verilmemiş olan ruhun; sistemler keyfiyetine sahip olmadığı; özgün bir mahiyete sahip olup, tüm sistemler üzerinde müdahale yetkisi olduğunu bilmekteyiz.

Geçmişte ve günümüzde en kullanışlı alanın din olduğu görülüyor. Toplumlar sürekli uyarıldıkları ve uyanık tutulmak istendikleri halde tabi oldukları İlahi mesajı hızlı biçimde deforme edebiliyorlar. Bu bağlamda dinin insanların afyonu olması pek de yabana atılır bir söz değil. Sizce?

Din olgusu da bir sabitedir.

Bundan önce insanların her an ve durumda davranış gerçekleştirmelerinin de bir sabite olduğunu söylememiz gerekmektedir.

Davranışın gerçekleşmesi için üç farklı nitelikte bilgi olmak zorundadır.

Bunlardan bir tanesi de dini bilgidir. Dini bilgi davranışın mahiyetini belirler.

Davranışın nedeni, sistemi, sınırları, ilkeleri, değerleri, ölçüleri, hukuku, stratejisi, usulleri, kural ve kriterleri, kaynakları vb. hususlar; dini bilginin, kök anlamları ve temel hükümlerini oluştururlar.

Davranış, yeryüzünde bulunan her şeyin oluşmasını ve gerçekleşmesini sağlayan faktördür. Davranışın mahiyeti ise, her şeyin mahiyetini belirler.

Bu nedenle din, yeryüzündeki her şeyin mahiyetini belirleyen çekirdek bir güce ve öneme sahiptir.

Kök anlam ve temel hüküm imal edip, insanların bir kısmını buna inandırmaya muvaffak olunmuşsa, bir din imal edilmiş olmaktadır.

Dini bilgi; varlıkları, olguları, oluşları ve kök ilişkileri yaratan ilahın; bunların varlık nedenlerinin temel öznesi olan insanın, üzerine yaratıldığı varlık özelliklerini ifade eden bilgidir.

Elbette Allah’tan başka yaratma gücüne kimsenin sahip olmaması nedeniyle, tek sahici din, O’nun tarafından belirlenendir.

Ancak dinin zorunlu parametre olarak; etkileme ve belirleme gücünün çok büyük olması nedeniyle; insanlardan bir bölümünün, sınırlarını aşarak, din imalatına yeltenmesi de söz konusu olmaktadır.

Bu durum, insanlara bilgi atarak, karar ve davranış mekanizmalarını kandırmanın mümkün olmasından kaynaklanmaktadır.

İmal edilmiş her sahte din öncelikle; insanların sahip oldukları imkân ve kaynakları, en doğru, yerinde ve özgürce kullanmasını engelleyen anlam ve hükümler üretir. Bu yolla sahte dine inanan insanlar, sahte dini imal edenlerin arzu ve hedefleri istikametinde, davranış sergileyip, kaynaklarını kullanırlar.

Afyon olan, farkındalığı ortadan kaldıran ve illüzyonlarla, insanlara düğümler atan dinler, imal edilmiş olanlardır.

Allah’ın gönderdiği din; saf bilinç, bütüncül özgürlük, tam farkındalık, şükredicilik, özne olmak, etkinlik ve üretim hallerini ortaya çıkartır.

Afyon olan dinlerin farkına varmak, kontrolünden çıkmak için öncelikle esrar tekkelerinden dışarı çıkıp, temiz havayla buluşmak icap eder. Ancak bu yolla uyuşturucu kullanımı veya dumanaltı olmuşluğun etkisinden kurtulunabilinir.

Siz, nereden başlamalı ve neden başlamalı sorusu üzerinde kafa yoruyorsunuz. Bu biraz da yaşadığınız serüvenin ve hayal kırıklıklarının sonucu olsa gerek. Nasıl bir hikaye sizinki?

Zaten süregiden bir hayatın içerisinde yaşamaktayız.

Hayat böyle bir keyfiyette, anların ve durumların yeniden ve sürekli inşası ile fıtratına uygun olarak yaşanabilir.

Bunun sorumluluğu bizatihi insanların tümüne aittir.

Bizlerin, diğerleri adına bir şeyler yapmak, kurmak, değiştirmek gücümüz, hakkımız ve haddimize de yok.

Dava bireyseldir. Bireyler kendi adlarına, diğerleri ile işbirlikleri geliştirirler. Buradan cemaat ve ümmet gibi olgular ortaya çıkar.

Davanın en önemli boyutlarından birisi, insanların hakikati görmek ve hakikat üzerinde olabilmek özgürlüğünün sağlanmasıdır.

Ontolojik olarak bir düşmanla birlikte başlayan yeryüzü hayatında, savaş hali süreklidir.

Bir tarafın sürekli ve etkin saldırıları karşısında şaşkın durumda olan diğer tarafın; ne yapmak, nasıl yapmak, nerede durmak, öncelikler, ihtiyaçlar, sorunlar gibi hususlarda bir farkındalığa sahip olması, hakikatle ilişkisine dair bir husustur.

Bu çalışmaların amaçları arasında genel tasavvur ve anın vacipleri hususlarında farkındalık oluşturmakta vardır.

Yaşanan her şeyin, hayal kırıklığı gibi kavramlarla tarif edilen her duygunun, gerçekte bir yüzleşme ve öğrenme aracı olduğuna inanıyorum. Rabb Mektebinin en etkili yöntemlerinden birisi de budur.

Dava denen olgunun mektebi hayattır. Öğrenir, uygular, kaydedersiniz. Dava birikimleri, usulleri, müfredatları, gelenekleri buradan doğar.

Zira, inşa edilmeye çalışılan yaşamın tüm parametreleri, kök anlam ve temel hükümlerine göre farklıdır. Aynı kök anlam ve temel hükümlere inanmadığınız kesimlerden; üstelik bir de onların oluşturduğu fitneleri ortadan kaldırmaya da çabalarken; perspektif ve yöntem almak bir totolojidir.

Mecburi sonuç; davanıza ilişkin, gerekli tüm parametreleri de özgün olarak üretmenin sürecin zorunlu bir parçası olmasıdır.Bunun yolu; yaşamı dava bilmek; yorulmadan, bıkmadan, vazgeçmeden mücadele etmek ve denemeye devam etmekten geçer.

Bu süreçteki hiç bir durumu ve hususu, olumsuz duygu ve sonuç olarak tarif etmemek gerekmektedir. Hepsini bir veri olarak kabul etmek icap eder. Zira biz bu veriler üzerinden öğreniyoruz.

Başlangıçta ifade ettiğim gibi, Rabb Mektebinin talebesi olanlar için; yolda karşı karşıya kalınan şeyler; Rabb mektebinin usul ve müfredatı, yolun cilveleri olarak kabul edilmelidir.Esas olan; durmamak, dönmemek, yoldan çıkmamaktır.

Karşılaştığınız topluluklarda, evet ben meramımı anlatabildim ve anlayan bir kitle ile de muhatabım oldum, hamdolsun, diyebildiniz mi?

Anlatmak imkânına sahip olmak yeterli bir hamd sebebidir. Ham olunan dönemlerde; “insanların anlamadığı” gibi vehimler oluşuyor ve bunun için de üzüntü duyuluyor.Ancak sonradan; karşıdakinin işitmesinin, sizin konuşmanızla; anlamasının, anlatmanızla; inanmasının, başarınız ya da yeteneğinizle ilgili olmadığını öğreniyorsunuz.

Esas olan samimiyettir. Elbette hikmetli olabilmek için özen ve çaba göstermek gerekiyor. Bunun bir tarafında, alınan geri bildirimler çerçevesinde, sürekli düzeltme ve geliştirme vardır. Diğer tarafında ise hâle uygun tarz ve üslubun bulunması önem kazanmaktadır.

Hz. Peygamber bu hususta da bize şahitlik etmektedir.Uygun zemin oluşana dek, anlıyorlar, anlamıyorlar demeden, uzunca bir süre çadır, çadır: belde, belde gezip anlatmıştır.

Allah’ın, “uyar” emrinden sonra akrabalarını davet etmiş ve uyarmıştır. Ancak onlar ” bizi bunun için mi çağırdın” diyerek, dağılıp, gitmişlerdir. Hz. Peygamber, ikinci seferde yemek hazırlayıp, öyle davet etmiştir.

Davetine başlarken, en önemli ve stratejik değerleri, sahte ilah olarak putları olan topluma; tedrici, yumuşak ya da taktik adımlarla değil de; doğrudan putlarını yok sayan bir üslupla; “la ilahe illallah” diyerek; o günkü koşullarda çok sert sayılabilecek bir üslupla hitap etmiştir.

Hikmet; bir yönden hakikatler, diğer yönden güncel durum ve koşullar çerçevesinde yöntem ve davranış sergilemeyi gerektirir.

*KİMDİR!
1960 yılında Ankara’da doğdu. On yıl haricinde bu şehirde yaşadı. Mimarlık ve iktisat okudu. Kendi tarifi ile: Sonra başkalarının kodladıkları fikirlerini okudum ve bunları okumayı büyük oranda bıraktım. Allah’ın Kitabını okuyorum. Hayatı, olanları, ilişkileri, sebepleri, sonuçları, insanları okumaya çalışıyorum. Dostlukları, ihanetleri, tatminleri, hüsranları, davayı, imtihanları okumak için çaba gösteriyorum. Sonra bunların Rabb Mektebinde okunduğunu fark ettim.

Exit mobile version