BEŞİR AYVAZOĞLU

RÖPORTAJ | Kübra ÖZDEMİR
Samsun İbrahim Tanrıverdi Sosyal Bilimler Lisesi 10. sınıf öğrencisi

Edebiyata olan ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? Beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?

“Edebiyata ilginiz nasıl başladı?” riskli bir sorudur. Böyle şeyler birden başlamaz, insan edebiyatla ilgileneyim deyip ilgilenmez. Bu zaman içinde, yavaş yavaş, kendiliğinden oluşur. Bu bir süreçtir. Mutlaka ilk okuduğunuz kitaplar, aileniz, arkadaş çevreniz bunların hepsi etkili olur. Özellikle size edebiyatı sevdirecek bir öğretmeniniz varsa ilkokulda, ortaokulda ya da lisede, üzerinizde çok etkili olabilir.

Benim de çevremde bu şekilde edebiyatla ilgili insanlar vardı edebiyatı sevdiren, Türkçenin tadını duyuran, şiiri hissettiren böyle edebiyat öğretmenlerimiz vardı; ta ilkokul Türkçe kitaplarından itibaren başladı. Hatta bizim zamanımızda okuma kitapları vardı. Türkçe kitabının yanında bir de okuma kitabı vardı, onlarda edebi metinler olurdu, kıraat kitabı derlerdi. Okuma sevgisini aşılamak için hazırlanmış kitaplardı bunlar; ders kitabı, yardımcı kitap gibi…

Ben orada ilk defa Yahya Kemal’in “Akıncı” şiirini hani vardır ya, çocukluğumda, daha ilkokul çağında o şiir beni nedense çok etkiledi. Ne bileyim belki de, annem bize Battal Gazi okurdu, kahramanlık duygularıyla yetiştik. Ondan mıdır? 0 “Akıncı” şiiri de kahramanlık duygularını çok iyi yansıtıyordu. Yani o şekilde etkilendim. Dolayısıyla her Türk genci gibi şiirle başladım, şiir yazmayı öğrendim. İlk şiirimi pek hatırlamıyorum; ama yanlış hatırlamıyorsam 1964’tü. Kıbrıs harekâtında -Cengiz Topel’in şehit düştüğü- o kahramanlıkla, harekâttan duygularla bir şiir yazmıştım. İlk şiirim de odur; fakat tek mısralıktı, hatırlamıyorum. Fakat özellikle lise çağlarında edebiyat kitaplarındaki metinler, iyi edebiyat hocaları -bizim zamanımızda çok iyi edebiyat hocaları vardı- bizi edebiyata sevk etti. Bir de etrafımda okuyan arkadaşlarım vardı. Bizim zamanımızda çok az kitap çıkardı, iyi kitap bulmak çok zordu, tabii az olan şeyin kıymeti de çok oluyor ya, iyi kitap bulduğumuz zaman onu heyecanla okurduk, birimiz bir kitap edindi mi birbirimize tavsiye eder, değiş-tokuş yapar ve kitapları okurduk. Benim ilk kütüphanemde 10-15 kitabım vardı. Zaten ekonomik durumumuz da fazla kitap almaya müsait değildi.

Yani edebiyat böyle böyle başladı. İlk şiirlerim, ilk yazılarım… -Ben Sivaslıyım- Sivas’ta mahalli bir gazete yayımlandı, 1960’ların sonlarında. 1968-1969 tarihlerinde ilk şiirlerim, yazılarım yayımlanmaya başladı. 15 yaşında falan… Zaten bir metniniz yayınlandı mı kendinizi edebiyatın içinde buluyorsunuz. Birdenbire oluştu, kendiliğinden ve kendimi edebiyat dünyasının içinde buldum. Çok erkenden edebiyat dergilerine yazılar gönderdim, “Hisar” dergisine gönderdim. Şu anda yönettiğim derginin ilk cildinden itibaren benim imzamı görürsünüz, yani 19Z2 yılından beri aynı zamanda Türk edebiyatıyla ilişkili olarak yüzlerce dergide yazı yazdım, birçok gazetede yazı yazdım, çoğu gazetenin kültür-sanat sayfalarını yönettim. Bir gazeteci olarak da çalıştım, ama gazeteci olarak hep kültür hayatının içinde bulundum; çünkü hep kültür sayfalarını yönettim. Tabii bu kültür hayatının içinde olmak beni kültür ve edebiyat çevreleriyle çok daha yakın ilişkiye soktu, dolayısıyla çevreyi yakından tanıdım ve yeni insanlarla tanıştım. Yani kendimi zaman içinde edebiyat dünyasının içinde buldum. Bu bir süreçtir. Bir de edebiyata ilgi duyayım, başlayayım, bırakayım olmaz. Çeşitli dış tesirlerle, içten gelen dürtülerle insan bir şeye ilgi duymaya başlar

Peki; sizce edebiyata, sanata veya kültüre ülkemizde gereken önem gösteriliyor mu? Çünkü; dediğiniz gibi Türkçe kitaplarında bile edebi metinler veriliyormuş ki günümüzde pek mümkün olmuyor bu, gençler farklı etkenlerle farklı taraflara çekiliyor.

Tabii kültüre yeterince önem verildiği söylenemez. Nereden anlıyoruz? Mesela edebiyat dergilerinin tirajlarına bakarak, kitapların baskı sayısına bakarak anlıyoruz. Gerçekten kültüre, edebiyata önem verilse, edebiyatla ilgili kitapların çok satması gerekir. Tabii, bu kültüre önem verilmemesi meselesini aynı zamanda eğitimle bağlantılı olarak düşünmek lazım. İnsanlar kültüre, edebiyata, sanata, ilme, felsefeye nerede ilgi duymaya başlarlar? Eğer aile çevrelerinde bu konularla ilgili insanlar yoksa, okulda temasa geçerler. Okulda, eğer hocalarınız, dolayısıyla hocalarınızın temsil ettiği eğitim sistemi sizi kültürle, sanatla, bilimle, felsefeyle asıl manasıyla temasa geçirebiliyorsa, hayatınız bu şekilde ilerleme gösterir, bu alanlardan birine yönelirsiniz daha gençken, çocuk yaşta. Demek ki burada bir eksiklik olduğuna göre, okuldaki eğitim sisteminde bir eksiklik, bir arıza, bir problem var demektir. Bunu geliştirmek lazım; yani eğitim sisteminden başlayarak Türkiye’deki kültür meselelerini halletmek lazım.

Niçin yazıyorsunuz? Siz de Sait Faik gibi “Yazmasam deli olurdum.” gibi bir söz sarf edebilir misiniz? Çünkü mesela “Yaza Yaza Yaşamak” adlı bir eseriniz var ve arka kapağında da bahsettiniz gibi yazmak bir süre sonra bir derginin bir boşluğunu doldurmak oluyor, bir köşeyi doldurmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi profesyonel anlamda yazmaya başladığınızda, yani bu bir gerekliliğe mi dönüşüyor? Yazar yazmaktan sıkılıyor mu daha sonra?

Güzel bir soru, güzel bir soru aferin. Tabii, yazan insan, kendisini yazar olarak konumlandırmış bir insan sürekli yazma ihtiyacındadır. Yazmak için tabii sürekli beslenmek gerekir. Beslenmek nedir? Okumak demektir, düşünmek demektir, gözlemlemek demektir. Hayata analitik bakmak demektir. Yani bu okuma yazma aslında birlikte yürüyen iki farklı süreçtir; ama birbirinin içindedir. Düşündükçe, okudukça başkalarıyla paylaşmak istersiniz. Yazmak demek nedir? “Ben böyle düşünüyorum, düşündüklerim bunlardır. Siz ne diyorsunuz?” demektir aslında. Yani kararlarınızı, düşüncelerinizi, duygularınızı, hayallerinizi, özlemlerinizi, projelerinizi başkalarıyla paylaşmak ve onlara teklif olarak sunmak demektir. Hatta karşınızdakini değişmeye davet etmek demektir. Her yazı aslında bir eleştiridir, tekliftir, bir sunumdur, bir projedir. Yani yazmak paylaşmaktır aslında. Tabii, hayatınızı yazmak üzerine bina ettiğiniz zaman, bu sizin için zamanla hava gibi, su gibi bir ihtiyaç haline geliyor hakikaten. 0, Sait Faik’in hikâyesinin sonundaki cümle; “Yazmasam deli olacaktım” cümlesi bir yazarın psikolojisini en güzel anlatan cümledir. Hakikaten yazmasa deli olur insan. Bazen biz gazeteciler kaçınılmaz bir biçimde ara veririz yazmaya, kovuluruz veya başka bir şekilde işten ayrılmak durumunda kalırız, başka işler dolayısıyla yazamayız. Mesela benim Ankara’da 4 yıl süren bürokratik bir görevim vardı. 4 yıl boyunca bir süre yazamadım. Hakikaten bakıyorum, olaylar oluyor, hadiseler çıkıyor, kitaplar çıkıyor, tartışmalar oluyor ve ben yazamıyorum. Aynen Sait Faik gibi, yazmasam deli olacaktım; yani gerçekten de öyle.

Ama tabii periyodik olarak bir köşede yazmak zorundaysanız, bazen de yazmak istemiyor canınız. Olabiliyor yani ama o köşeyi yazmak zorundasınız. 0 köşe dolacak mutlaka. Dolayısıyla insan bazen zoraki yazmak durumunda kalabiliyor, isteksiz bir şekilde yazabiliyor. Öyle isteksiz yazılan yazılar da pek tat vermiyor ne yazana, ne de okuyana. Yani olabiliyor öyle bir sıkıntı.

Sanat görüşünüz..?

Sanata bakış çok geniş bir konu aslında. Uzun uzun konuşmak lazım yani “sanata şöyle bakıyorum” demekle çözülecek bir mesele değil. Ama ben sanatta, tabii o bütün modern anlayışlara, yeni açılımlara açığım. Ama ben geleneğin önemine inanan birisiyim, yani sanatta, düşüncede, fikirde, şiirde, edebiyatta her şeyde süreklilik olması gerekir bugün yazdığınız bir şeyin geçmişi de içine alarak ilerlemesi gerektiğini düşünen bir insanım. Yani sanatta sürekliliğe inanırım. Bu arada birazcık gelenekçiyimdir. Kısaca sanat anlayışımı bu şekilde açıklamam mümkündür.

Nasıl yazarsınız? Hemen mi; yoksa yazdığınız eser uzun bir sürede mi ortaya çıkar?

Birdenbire çıkmaz hiçbir şey, bunu bilmek lazım. Yani uzun bir hazırlık dönemi vardır daima. Bu sadece araştırma metinleri için değil, edebi metinler için de böyledir, şiirler için de böyledir. Belki oturursunuz iki saat yazarsınız; ama iki saat yazdığınız şey için bir ön hazırlık, beyninizin, kalbinizin, ruhunuzun o konuya hazırlanması gerekir. Yani topladığınız şeyleri, hammaddeyi içinizde pişirmeniz gerekir. Kafanızda o konuya hazırlanmanız gerekir. Hele araştırmada… Bütün okuduğunuz kitaplar var, biyografiler, araştırmalar falan. Bunlar birdenbire çıkmıyor. Esasen bunlar birbirinin içinden doğar. Tabii benim tarzımda yazarların kafalarında bin bir türlü konu vardır ilgilendikleri, argo tabirle taktıkları meseleler vardır. Okurken, araştırırken, kütüphanede, arşivde çalışırken kafanızdaki meseleyle ilgili- hele bir şeye yoğunlaşmışsanız, bir şeyi arıyorsanız, kafanızda bir mesele varsa – hemen onlar gözünüze çarpar, ayağınıza dolaşır adeta. İşte onları toplarsınız yavaş yavaş. Şimdi bilgisayar diye de bir şey var, müthiş bir alet biliyorsunuz. Konuyla ilgili dosyalar vardır. Topladığınız bilgiler, bilginin tamamını alabiliyorsanız alırsınız, yüksek künyesiyle ilgili dosyayı kaydettiğinizde bir bakarsınız bilgiler birikmiş, kıvama ulaşmış, oturur yazarsınız. Bu yazış süresi bazen uzun olabilir, araya bir şeyler girer falan. Ama saf bir zaman buldaysanız, yani kesintisiz zaman bulabildiyseniz çok kısa sürede de çıkabilir.

Bir eserinizi yazma maceranızı bizimle paylaşır mısınız?

Son kitabım, gördünüz mü? “1924 Bir Fotoğrafın Hikayesi. ” Mesela hani gençliğimde okumaya meraklıydım dedim, lisedeyken, ders kitapları, hocalar vs. Şimdi Mithat Cemal Kuntay diye bir şair vardır. Hani ” Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” beytinin şairi, “İstanbul” diye bir romanı vardır. Mithat Cemal’in Mehmet Akif hakkında da bir kitabı vardır, 1939 yılında yayınlanmış. Ben lisedeyken, Sivas’ta “Ziyabey Kütüphanesi ” diye bir kütüphane vardı, oraya giderdim. Orada o kitabı tesadüfen buldum. Kalın bir kitap ve içinde fotoğraflar var; aynı zamanda çok da güzel bir kitap, yani bir lise talebesi de çok rahatlıkla alıp, okuyabilir. 0 kitaba o zaman bayılmıştım, fotoğraflara daha çok ilgi duymuştum. Bir fotoğraf var ki, o fotoğrafta Mehmet Akif var, Abdülhak Hamid var, Cenab Şahabeddin var, Sami Paşazade Sezai var, Süleyman Nazif var, bir de Midhat Cemalle oğlu var, küçük oğlu. Çok ilgimi çekti fotoğraf. Edebiyat kitaplarında, ders kitaplarında hepsinin metinleri var. Işte Mehmet Akif metinleri var. Süleyman Nazif’in Daüssıla, Cenab Şahabeddin’in Elhan-ı Şita şiiri, kış nağmeleri diyebiliriz, kışı anlatan bir şiir. Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt’inden bir parça vardı. Edebiyat kitaplarından tanıdığım şairlerin hepsi bir yemek masasında bir araya gelmişler. Çok hoşuma gitti o zaman. İşte yıllar sonra 1986 yılında “Tercüman” gazetesinde çalışıyordum. 0 zaman Mehmet Akif’in vefatının 50. yılıydı.

Genel yayın yönetmeni Taha Akyol’du o zaman, bana “bir Safahat hazırla da okuyucuya armağan olarak verelim.” dedi. Ben Safahat’ı hazırlamaya başladım, hazırlarken Mithat Cemal’in o kitabı, fotoğraf tekrar karşıma çıktı. Dedim “Ya; şu fotoğraf çok güzel, acaba şunun hakkında bir şey yazabilir miyim? ” Aklıma ilk defa o zaman o fotoğraf hakkında bir kitap yazmak geldi. Fakat araya bir şeyler girdi. Başka fikirler, başka kitaplar, işler, güçler… O zaman yazamadım ama o fotoğraf her zaman üzerinde bir makale veya kitap yazabileceğim bir belge olarak, obje olarak hep durdu masamda. Ve zamanla o fotoğraf içinde yer alan şahıslar hakkında bilgi toplandı. Aslında alelade bilgi her yerde var; ama o fotoğrafın içine gireceksiniz. Mithat Cemal’in o kitabını tekrar okuyunca o fotoğrafın nerde, nasıl ne zaman, ne vesileyle çekildiğini de öğrendim tekrar. Bu sefer o yıla yoğunlaştım. Yani bu şahısların o yıl yaşadıkları olayları, acaba başlarından ne geçmiş ne yazmışlar ne düşünmüşler; onu araştırmaya başladım. Derken o fotoğraftaki insanların yaşadıkları dramlara, birbirleriyle ilişkilerine, yaşadıkları devirle ilişkilerine yoğunlaştım. Zaman içerisinde, az önce anlattığım süreçte bütün bu bilgiler toparlandı. Dosya kalınlaştı. Fotoğraflar, başka fotoğraflar, elli tane fotoğraf var o kitapta. Oturup iki ayda yazdım ama ta çocukluğumdan başlayan bir zihni süreç sonucunda iki ayda yazdım; bilgiler olmasa onu iki ayda değil, on senede bile yazamazsın, işte böyle bir macera bu da.

Eserlerinizin yeterince okunduğunu düşünüyor musunuz? Eğer size “Eserleriniz hiç okunmuyor.” deseler yazmaya devam eder misiniz?

Herhalde etkiler insani; yani okunmayan bir yazar olmak ve okunmayan şeyleri yazmak hiç de hoş değil. Zaten eğer okunmazsanız bir müddet sonra bu durum sizi etkiler ve yazma heyecanınızı kaybedersiniz.

Yazmaya devam ettiğime göre okunuyorum demektir. Bazı kitaplarıma 9-10 baskı yapıldığına göre demek ki az çok okuyucum var. Bak sen bile okumuşsun. Bak, yaşın benim yazmaya başladığım yaş, az yaş değil aslında.

Eleştirmenlerle aranız nasıldır? Eleştirmenlerden önce kendinizi eleştirir misiniz?

Bak, iyi yazmanın tek şartı hatta ilk şartıdır insanın kendi kendini eleştirmesi. En acımasız eleştirmeni olacaksınız kendi kendinizin. Yazdığı bir şeyi defalarca yazmayı göze alamayan, yazar olamaz. Defalarca yazmak demek, yazdığınız şeyi defalarca beğenmemek demektir. İyi bir yazar aynı zamanda kendinin en acımasız eleştirmenidir. Yazdığınız beş yüz sayfalık kitap bile olsa, beğenmiyorsanız yırtıp çöpe atma cesaretini göstereceksiniz. Öyle her yazdığını yayınlayan yazar olmayacaksınız. Yani yazdığınız şeyi önce kendiniz beğeneceksiniz. Yoksa yazmanın bir anlamı yok.

Hiç ödül aldınız mı? Ödülün sanatçıyı teşvik edici bir özelliği olduğunu düşünüyor musunuz?

Ödül aldım tabii, epeyce ödül aldım ama çok da önemsememek lazım. Özellikle Türkiye’de verilen ödülleri fazla önemsememek lazım. Ama tabii; takdir edilmiş olmak insanın hoşuna da gitmiyor değil, gururunu okşuyor insanın.

Bulunduğunuz konum olmak istediğiniz konum mu? Yani sanatçı olarak istediğiniz eserleri yazabildiniz mi? ” Keşke şunu da yazsaydım. ” diye bir hayıflanmanız…

Daha yazacağım, daha dur bakalım. İşin sonuna mı geldik? Çok mu yaşlı gösteriyorum? Yazacağız, daha dur bakalım.

Bundan sonra yapacağınız çalışmalar…?

Şimdi hani dosyamda bin bir yığın dosyam var dedim ya, çok sayıda dosya var onlar birikiyor, zaman içerisinde tek tek çıkacak. Fakat yakında, daha doğrusu basıldı, çıkmak üzere – piyasaya henüz verilmedi ama – bir ansiklopedi yazdım, Yahya Kemal Ansiklopedisi. Bir şahıs hakkında ansiklopedi. Alfabetik olarak onunla ilgili ne varsa aklınıza gelebilecek, Yahya Kemal deyince aklınıza gelebilecek ne varsa aile fertlerinden, şiirde geçen isimlere, temalara, kaldığı şehirlerden, kaldığı mekanlara, sevdiği kadınlara kadar. Ne varsa alfabetik olarak bir şahıs hakkında, bir ansiklopedi yazdım, o çıkmak üzere. En son o. Bu bir haber yani, iyi bir haber.

Pek çok kitabınızda az önce de bahsettiğiniz gibi mesela Yahya Kemal gibi, Peyami Safa gibi, Ahmet Haşim gibi, Tarık Buğra gibi çok önemli, Türk edebiyatı için değerli olan isimlerin biyografilerini yazdınız. Peki neden? Yani sizin için biyografi ayrı bir yere mi sahip?

Bu da birdenbire ortaya çıkmış bir şey değil. “Yazarlık macerasında insanı, şartların sürüklediği yer “diyebiliriz. Yani şartlar zorladı, biyografi yazayım diye başlamış değilim. Taleple oluyor, siparişle. Mesela “Peyami” kitabını Ötüken Neşriyat’ın isteği üzerine çıkardım. Onlar; “Bir Peyami biyografisi ne güzel olurdu, yazar mısın? ” dediler. Ben de “Bir düşüneyim, bir deneyeyim ” falan dedim. Baktım, yokladım falan derken, o kadar enteresan bir adam ki; hayatı çok renkli, çok hareketli, çok zikzaklı. Yani basit insanların hayatını yazmak hiç cazip değildir. Ne diyeceksin doğdu, büyüdü.. Düz olamayan, değişik insanlar; hayatında zikzaklar olan, kendi kendisine ihanet eden, fikir değiştiren, kavga eden insanları yazmak daha cazip.

Benim yazdığım şeyler sadece bir adamın biyografisini değil, yaşadığı devri de anlatır. Yani onlar aynı zamanda bir devrin tarihidir. Bir baktım ki, Peyami Safa’yı anlatırsam yakın tarihimizi çok daha iyi algılamak mümkün olabilecek. Çok cazip gelen bu konu yeni konulara kapı araladı.

Mesela Ahmet Haşim bu kapının içinden doğdu. Peyami Safa’nın Ahmet Haşim’le bir polemiğini yazarken, Ahmet Haşim ile özel olarak ilgilenmeye başladım. Mesela “Aşk Estetiği” diye bir kitabım var, “Güller Kitabı” onun içinden doğdu, aslında bir parçasıydı, sonradan kitap yaptık vs. Kendiliğinden, birbirinin içinden birbirini doğuran, birbirini yaratan kitaplar olarak çıkıyor ve yazılar oluşuyor.

Biyografi çalışması yapmak istediğim için özellikle soruyorum, biyografinin incelikleri nelerdir? Paylaşmak ister misiniz?

Önce o biyografisini yazacağınız insanla ilgili bütün duygularınızı paranteze alacaksınız. Sempatilerinizi, antipatilerinizi falan. Nötr olacaksınız. Birine âşık olarak yazarsanız, hatalarını görmezsiniz. Nefret ederek bakarsanız, güzelliklerini görmezsiniz. Paranteze alacaksınız. Hiç tanımıyormuş gibi adamı, duygusal manada, ideolojik manada hiçbir ilişkiniz yokmuş gibi. Bir adam olarak ele alacaksınız, ondan sonra araştırmaya başlayacaksınız. Kütüphaneye gideceksiniz, arşive gideceksiniz, tanıyanlarla konuşacaksınız, onun hakkında yazmış olanların yazılarını okuyacaksınız. Zor bir iş yani. Şimdiden başlarsanız ilerde gayet kolay olur. Tabii, sosyal bilimlerle uğraşıyorsanız eski harfleri öğrenmeniz lazım. En azından bir gazete koleksiyonundan gazete okuyacak kadar öğrenmeniz lazım. Bu işlerde o tür bilgiler çok önemlidir. Bir de zaten bir konunun içine girdiğiniz zaman, o sizi kendine çeker. Sonra bir adamın hayatını yeniden inşa ediyorsunuz, düşünebiliyor musun? Çok enteresan bir şey.

Türkiye’deki çoğu edebiyatçı ve sanatçı sonradan hatırlanır. Kimi de zamanla unutulmuştur. Sizin böyle bir endişeniz, unutulmak gibi bir endişeniz var mı? Makalenizden okuduğum kadarıyla da mesela Necip Fazıl gibi, Yahya Kemal gibi isimleri günümüzün gençleri okuyamıyor, o güzel Türkçe’yi, bugünün Türkçe’siyle anlayamıyorlar. Siz sonraki nesillerin kitaplarınızı anlayamaması gibi bir endişe taşıyor musunuz?

Benim kitaplarımı sonraki nesillerin anlayamaması için Türkçe’nin yok olması lazım. Yani Türkçe yazıyorsanız dilde değişme olsa bile mutlaka anlayan birileri olacaktır. Zaten Türkçe bundan daha fakir nasıl olabilir, düşünemiyorum. Evet unutulmak… İyi bir şey yazdıysanız kalır. Yani iyi bir şey yaptıysanız fark edilir de, kalır da. Hepsi unutulsa bile bir gün biri keşfeder. Zaten devamlılık böyledir. Her nesil yeniden okumak, keşfetmek zorundadır. Mesela ben Peyami’yi yazdım, sizin kuşak bir daha yazmalı onu. Siz başka türlü bakacaksınız çünkü. Yani her nesil keşfedecek, yeni baştan okuyacak, yeni baştan yorumlayacak. Öteki türlüsü, bilineni tekrarlamak olur.

Tanpınar’ın hoş bir sözü var: “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek. Bu sözü açıklar mısınız? Sizin sanatınızda nasıl bir yeri var bunun?

Hayatta değişme esastır. Değişmeyen hiçbir şey olmaz. Sürekli değişerek ileriye doğru gideriz. Yani sen bebekliğinde de Kübra idin. Ama şimdi bebekliğindeki Kübra değilsin. Geliştin, boyun uzadı, bilgilerin arttı ama bebekliğindeki Kübra duruyor. 0 sende devam ediyor. Değişme, böyle bir değişme. Az önce gelenekçiyim derken, bunu kastettim. Değişiyorsun, fakat kendin olarak kalıyorsun. Hem bir şey devam ediyor, hem gelişiyor. Aslında senin çocuklarında da sen devam ediyor olacaksın. Kültürde de bu böyle olmalı, yani bizim çocuklarımızın çocuklarının yaşadığı kültürde bizim yarattığımız kültürün özü devam etmeli, işte devamlılık budur. Ama değişme, benim çocuğum benim gibi düşünmeyecek, düşünemez zaten; çünkü o benden daha çok şeyi biliyor olacak, benden daha çok şeye mirasçı. Hani bir devin tepesine çıkmış bir cüce, devden daha uzağı görür. İşte kültür dediğimiz şey de devin üzerindeki cüce gibi. Geçmişe doğru insanlığın hacminin büyüklüğünü, hacmini düşünürseniz, mensup olduğunuz nesil çok küçük bir şey. Ama o nesil kendinden önceki neslin biriktirdiklerinin üzerinden bakıyor dünyaya. Farklı bakıyor, daha uzağı görüyor, daha geniş ufuklu. Değişmeyi bu manada anlamak lazım.

Tarihe ilginiz olduğu görünüyor. Özellikle Osmanlı ile ilgileniyorsunuz. Peki tarihe olan ilginiz bir edebiyatçı olarak ne boyutta ya da nasıl gelişti?

Benim kitaplarımın hepsi tarih kitabı. Kültürle ilgilendiğin zaman ister istemez tarihle ilgileniyorsunuz demektir. 1924, tarih işte o. Geçmişi anlamadan bu günü anlamak, tarihi anlamadan bu günü anlamak çok zordur, işte o süreklilik dediğim şey var ya, işte o sürekliliğin farkına varabilmek için geçmişe nüfuz etmek lazım. Zaman zaman geçmişe yolculuk yapmak lazım. Geçmişe gidip, oradan bir şeyler devşirip buraya getirmek lazım, geçmişte kalmamak şartıyla. Öteki türlüsü kaçmak olur, kaçmayacaksınız. Geçmişi sırtınızda geleceğe doğru bir yük gibi taşımayacaksınız. Onu bir itici motor, bir hareket kaynağı, bir güç, bir dinamizm kaynağı gibi göreceksiniz. Tarih bu manada çok önemli. Zaten tarihi bir itici güç, bir yaratıcı güç haline getirebilirseniz, bu tarih şuuru olur. Sadece geçmişi geçmiş olduğu için seviyorsan, buna maziperestlik denir. Çünkü pasif bir şeydir bu. Hiçbir şey getirmez insana. Dolayısıyla bilmek lazım. Tarihe bilgiyle ve şuurla yaklaşmak lazım

Eski fotoğraflara da ilginiz var. Tarihi fotoğraflar, tarihi yerler, eski İstanbul… Peki mekânın yazarken nasıl bir etkisi olur size, mekân seçer misiniz?

Ben çalışma odamda yazmayı tercih ederim. Evde, kendi odamda çalışmayı tercih ederim. Kendime göre tanzim edebilirsem mekanı orada da çalışabilirim. Mesela burada pek çalışamıyorum. Çalışamıyorum çünkü çok ayaküstü, “selamın aleyküm, aleyküm selam” diyen geliyor. Burada çalışılmıyor yani. Burada işte böyle görüşmelerde, bir de dergiyi hazırlarken bulunuyorum, yani pek fazla bulunmuyorum.

Makalelerinizde sinema eleştirilerini de rastlıyoruz.

Kendimi çok fazla sinema eleştirmeni olarak görmüyorum. Zaman zaman gazetelerde ister istemez bazı şeylere değinmek gerekiyor ama kendimi sinema eleştirmeni olarak görmüyorum.

Günlük hayatınızda neler yaparsınız? Yani sinemaya gitmek, müzik dinlemek gibi.

Yazarım bir kere. Rutin işler var, dergi yönetiyorum, televizyon programı var TRT 2’de. onun hazırlıkları ile uğraşıyorum, gazetede köşem var, onu doldurmak zorundayım. Onun dışında müzik dinlerim, hem de klasik müzik, Batı-Türk müziği. Sinemaya giderim, sinemayı da severim.

Mesela Tarık Buğra ile ilgili kitapta onun yalnızlığı ile üretkenliği arasında bir bağ kurmuşsunuz. Peki, bir yazar nasıl yazmalı? Siz; ” İnsanlarla iç içeyken daha üretken olurum,” gibi sözler söylüyor musunuz?

Yalnızken daha üretken olurum ama o yazardan yazara değişebilir, yani bunun bir kaidesi yok. Bazı yazarlar vardır ki, kalabalıkta yazarlar, bazıları çıt çıksın istemezler, bazıları Mozart dinleyerek yazarlar. Bu değişir. Öyle manyakça(l) yazanlar da vardır. Mesela üst tarafı çıplak yazanlar, Hemingway öyle yazarmış. Mesela yeşil mürekkep hastası adam, sadece yeşil mürekkeple yazarmış.

Ama ben mümkün mertebe kendi çalışma mekânımda, sessiz bir ortamda, hafif bir müzik- enstrümantal olmak şartıyla- yazı yazarım. Eğer yazdığım şeye konsantre olduysam, çok iyi yazarım. Konsantre olamamışsam, yani içimden gelmiyorsa çok zor. Ondan zaten bir şey çıkmaz

“İnsanı anlamaya çalışmak galaksiler arası yolculuğa çıkmak gibi bir şey olmalı.” diyorsunuz. Kendiniz için de “Ben hoşça baktım, gözlerim kamaştı.” diyorsunuz. Ben bu sözün içeriğini merak ettim. İnsana bakmak, hayata bakmak… Nasıl hayata bakarsınız? Bu sizin sanatınızı nasıl etkiler?

İnsan mutluluğunun karmaşıklığını, zenginliğini, var oluş olarak büyüklüğünü anlatmak için ifade ettim onu. O söz, Şeyh Galib’in bir beytinden alınmalıdır: “…âlemin özüsün sen…” İnsana, “sen kendi varlığına hoşça bak, sen âlemin özüsün, alemin gözünün gözbebeğisin.” diyor. Bir de eskiler kainatı büyük insan, insanı da küçük alem olarak görürlermiş. Yani o kainat, evren ne kadar zengin, ne kadar büyüleyici, ne kadar derinlikli ise, insan da aslında içine girdiğiniz zaman, en basit insanın bile ruhunun derinliklerine girdiğiniz zaman, şuur altına girebildiğinizde orada galaksiler vardır. En basit insan bile bir yazma konusu olabilir.

Tabii o ayrı bir şey. Onu romancı yazar. Mesela Dostoyevski gibi, Tolstoy gibi, Balzac gibi adamlar yazar. Ben de portreler, biyografiler yazarken, ister istemez insanların ruh dünyalarına giriyorum. Bu da insan denen o gerçekle karşı karşıya getiriyor. Bazen ufacık bir hadisenin insan ruhunda nasıl büyük yankılar yaratabildiğin! görüyorsunuz. Çocukluğundaki küçücük bir etkinin şahsiyetine etkilerini görüyorsunuz. Hani ” insanı çöz çöz çöz, çocuk olsun” diyor ya Sezai Karakoç, öyle yani. Demek ki, çocuk düğüm düğüm düğüm, çöz çöz çöz, çok karmaşık bir şey insan dediğimiz şey. Onu çözmeye başladığınız zaman hakikaten bir serüven, bir macera haline geliyor. Bunu anlatmaya çalıştım.

Şiiri bir davayı anlatma aracı değil, dilin zenginliklerini anlama, keşfetme çabası olarak görüyorsunuz. Şiirinizde ne ye dikkat edersiniz? Bir mesaj vermek ya da kendinizi tatmin etmek gibi…

Artık şiir yazmıyorum. Uzun süredir yazmıyorum, 1980’lerden beri şiiri bıraktım gazetecilik falan yapıyorum.

Şiir çok kıskançtır, kıskanç bir kadın gibidir. Hep kendisiyle meşgul olmanızı, hep yanında durmanızı ister. Yani sürekli şair olarak yaşamanız lazım, 24 saat. Birazcık onu ihmal ettiğiniz zaman hemen tepkisini koyar. Dolayısıyla gazetecilik, biyografi yazarlığı, şu, bu, iş, güç derken ben şiirden koptum; şiir yazamaz hale geldim. Yazarım da yüzlerce kötü şairden biri olmaktansa, iyi şairleri okuyan iyi bir şiir okuyucusu olmayı tercih ettim.

Şiir bir dava aracı, bir ideolojiyi, bir fikri doğrudan doğruya tebliğ aracı olmaz, olduğu zaman şiir olmaktan çıkıyor zaten. Yani şiirde bir düşünce söyleyecekseniz, hani elmayı yediğinizde bir tatlılığı vardır ya, öyle bir tat olmalı. Elma şekeri gibi değil, elmanın üstüne yapıştırılan o şeker gibi değil. Elmanın kendi özünden gelen öz gibi olmalı düşünce.

Yazarlık sonradan olabilecek bir şey mi?

Çok çalışacaksınız, sürekli yazacaksınız. Yazar olmaya karar veriyorsanız, karar vermekle olmaz, eğer yazma dürtüsü hissediyorsanız bu sadece dürtüyle de olacak iş değil. Sürekli çalışacaksınız, sürekli yazacaksınız. Yazdıklarınıza sürekli acımasız eleştirilerde bulunacaksınız. Yeni baştan yazacaksınız, yırtıp atacaksınız. Sıkılacaksınız, ağlayacaksınız “yazamıyorum” diye. Göndereceksiniz; kabul edilmeyecek, bir daha göndereceksiniz. Pes etmezseniz olursunuz, pes ederseniz biter bu iş.

Bir de yazdıklarınızı yayınlamak kolay artık. Çünkü dünya kadar dergi çıkıyor. Ne gönderirseniz yayınlıyorlar. Çıksın bir dergide de nasıl olursa olsun. Böyle dergilerde çıkınca da “tamam ben oldum” duygusuna kapılmamak lazım. Mümkün mertebe iyi dergilere göndermek lazım. Kabul edilmeyince hayal kırıklığına uğramamak lazım, ısrarcı olmak lazım. Okumak lazım, okumadan da hiçbir şey olmaz, iyi yazarları okumak lazım, iyi şairler, iyi romancılar okumak lazım bizden, dünyadan. Dünyadan haberdar olmak lazım ne oluyor, ne bitiyor takip etmek lazım. Dikkatli bir gözlemci olmak lazım. Korkutmak için söylemiyorum, çok gençsin, daha çok seneler var önünde

Exit mobile version