
Şöyle ki;
Tanıtmadı beni bütün tarifler
Telaşla koşuşan sözcükler masum
Şendendir gelişi çağıltıların
Sana yaslandıkça çoğalıyorum.
Hakikati anlama çabasında ortaya çıkan sesleri kaydetmeye, ifşa etmeye çalışan ve bu uğraşta ortak arayan, anlam dünyasının bir seyyahı olarak kendini tanımlıyor. Peygamberler çağrısına “doğru söylüyor” diyen meçhul kişinin sesini özgün tekrarını, her dem taze kılma çabası olarak misyonunu tanımlıyor. İddiasız insan meşru değildir. Ya arayan, ya yürüyüş halinde olmanın geçerli haller olduğunu düşünüyor. Vefanın modern dönemdeki “ boş” kalan yerini işaretlemek için, îlke Yayınlarından çıkan son kitabı Boyasız Yüzlerde Yirmi Üç, tanınmış simayı ressam işçiliğiyle ele almış.
Ahmet Mercan’ı Trabzon’da yakaladık. Mercan’m Trabzon’a özel ilgi ve sevgisinin olduğunu biliyorduk. Çaykara’nın Zeno / Ulucamii köyünden Bayburt’a göçmüş bir ailenin çocuğu olma yanında, ilkokulu Trabzon’un Yenicuma mahallesinde okumuş. Çocukluk hatıralarını aramak için yolunu Trabzon’a düşürmeye çalışır. Öyle ki, bir ziyaretinde, başına fıkraları aşan bir olay gelir. İstanbul’da fıkra olarak yaygınlaşan bu olay, Ahmet Mercan’a, ‘Yazarın biri Trabzon’dan geçerken” diye başlanılacak anlatılır olmuş. Biz de sorduk, kendi cümleleriyle anlattı:
Doksanlı yılların sonunda bir arabam oldu. Narçiçeği renginde 91 model Serçe. Arabayla Bayburt’a gitmek için ailece yola koyulduk. Yolu Karadeniz güzergahından seçtik. Akçaabat’a gelince köfte yemek istedik. Benzinciye sorduk. O da Köfteci Ali’yi önerdi. Köfteci Ali’ye yaklaştığımızda, “Gel gel, sağ yap” derken, işi garantiye almak için ‘Yeyece misun?” demeyi de ihmal etmedi. Yemek sonrası hesabı öderken nerden gelip nereye gittiğimi, mesleğimi sordu. Ben de kısaca yayıncı dedim. “Yayınci nedur?” diye sordu. “Yazarım” dedim, “Kitaplarım var, çeşitli dergilerde yazıyorum” Bir yandan paranın üstünü sayarken, diğer yandan dükkanın önündeki arabaya bakıp müzip bir gülümsemeyle: “Galiba eyi yazamayisun! dedi.
Köfteci Ali’ye o günden beri görünmüyorum. “İyi yazarsam” uğramayı düşünüyorum.
Bir Müslüman olarak vefayı nasıl tanımlarsınız? Boyasız Yüzler nasıl ortaya çıktı?
Vefanın en güçlü tanımı; ait olduğunuz yere, ruhunuza ait bağlılığınızdır. O bağlılık koptuğunda herşey dağılır. Her şey çıkarcı aklın insafına kalır. Modern dünyada sadece anlık ilişkiler var ve piyasa merkezli oluşuyor. Bu anlamda insanın doğduğu yere olan sevgisi, geçmişe bağlılığı reyting almıyor. Reytinge konu olmayan bir şey, modern hayat için bir anlam ifade etmiyor. Buradan yola çıkarak başladı yazılar. Ölen insanların arkasından yazı yazma talebi geldi. Yüzüne söyleyemediğim cümleleri arkasından söylemeye başladığımı gördüm. Sevgimizi çok iyi saklıyoruz. Yaşarken sızdırmıyoruz, ölünce bunun acısını çıkartıyoruz. Her insan bir yetersizliktir aynı zamanda. Sevmek için süpermen mi beklemeliyiz!?, insanlar birbirini takdir etmiyor. Ölüm reyting başlangıcıdır. Ölüm kadim bir reytinge sahiptir. insanlar ölmeden önce hatıralarını yazmalıdırlar.
İnsanlar birbirlerine neden sevdiklerini söyleyemezler?
NLP programları var. O programlarda Batıya ait süpermen tipini öngörülür. Her ortamda başarılı olan, başarıdan başka kutsal tanımayan bu tip, tamamen dünyevi mekanla sınırlı algının adamıdır. Bizde dünyevi kayıp içerisinde dahi ibret ve kazanç saklıdır. İki medeniyet arasında uzlaştırılamaz bir fark var. Her şey varoluş verilen anlamda başlıyor.
Varoluş sorusuna, peygamberlerin getirdiği çağrıyla cevap veriyoruz. O çağrının çocukları olarak kardeş oluyoruz.
Modern toplumda insanların en çetin savaşı, yüreği ile yüzünün birbiriyle verdiği mücadele. İkisinin aynı refleksi taşıması iki ayrı refleks vermemesi… Müminse ait bir duyarlılıkla bir duruşla hareket etmek zorundayız. Parçalı bir duruma hiç hoş bakılmamış bizim medeniyetimizde. Aslında bu bir fıtri durum. Bir kez insan parçalı yaşamaya başladığı zaman, bunu da kanıksayabiliyor; asıl problem bu. Hayatın içinde bu bütünlüğün taşınabilmesi önemli. İnançlarımızla eylemlerimiz, duygularımızla taleplerimiz yine bu bütünlük içinde çalışmalı. Başka ifade ile; aklımız kalbimize, kalbimiz ellerimize; ellerimiz de omuriliğimize bağlı olmalı. Bu anlamda kendimizi tanımamız çok önemli.
Sizce her şey terk etmekle mi başlar?
Bunu başka birinin hayatı üzerinde bahsetmek doğru olmayabilir. Ancak benim hayatımda böyle bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmanın doğrusu çok büyük itici bir güç olduğunu düşünüyorum. İslami hassasiyetleri yoğun bir ailede doğmak ve İslami tevarüs ederek almak, ibadet noktasında, alışkanlıklar noktasında faydalı bir durum. Verimli bir şey. Ancak iman çok öznel. İmanı tevarüs ederek kavrayamazsınız. Burada kendi bünyenizde bir hesaplaşma oluşması gerekir. Başlı başına var olmak, çok şiddetli bir durum. Bu varoluşun şiddetini tek başınıza göğüslemeniz lazım. Çünkü gök kubbe bile çökse, herkes ölümü tek başına yaşayacak. Yaratıcı ile tek başına ilişki kurmaktır iman. Bu anlamda dünyayı birkaç kez doldurup boşalttım. Dünyada isterse insan tek başına kalsın, isterse bütün dünya düşmanı olsun, isterse sosyal statülerin en üstünde, isterse sıradan bir iş yapıyor olsun, bu onun Allah’la olan ilişkisini / imanını zerre kadar etkilememeli. Dünyanın durumu ve içerisinde bulunduğumuz şartlar ancak eylemlerimizde değişiklik yaptırabilir. Önceliklerimizi, stratejimizi değiştirebilir ama, insanın Allah’la olan ilişkisi ve O’na olan güveni hiçbir şekilde sarsılmamak
Her şey terk etmekle başlar. İnsanın nefsi ile mücadelesi terk etmekle mi gerçekleşir.Başlangıç noktası bu mu?
Başlangıç noktası imanı kavrayışla başlar. Bunun ötesinde bizim kültürümüzde ne Batıdaki gibi nefsin tamamen dizginlerini boşaltmak; ne de doğu öğretilerinde olduğu gibi nefsi tamamen yok etmek var. İtidalli bir duruş ve tutuşla hayata yön vermek gerekir. Burada yemenin, içmenin, evlenmenin meşruiyeti söz konusu olurken diğer yandan da her müslüman üzerinde vazife olan ‘iyiliği yayma kötülüğü engel olma” misyonunu şiar edinmeli. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur; müslüman, ne olursa olsun, çocuklarını yetiştirirken çalışırken, öte yandan da hayr adına bir şeyler sunma görevi oluşur. Hangi kademede olursa olsun, bu durum, kadın – erkek demeden her müslümanı aktif tutan bir pozisyondur. Yani bu anlamda pasif bir mümin istenmemektedir. Böyle baktığımızda dünyanın her yerinde her zaman, dua alan / eden bir ümmet mensubu olma hali ortaya çıkıyor
Şimdi biraz da sizin toplum örgütleri ile gösterdiğiniz mücadeleyi konuşmak istiyoruz. Neden sivil toplum neden MAZLUMDER?
Batı medeniyetinin oluşturduğu aydın tipi parçalanmış bir kimliğin ürünü. Olayları sadece seyreden ve fikirlerini söylemekle yetinen tipoloji, bizim anlayışımızda makul karşılanır değil. Bizim kültürümüz her şeyin yerli yerinde ve aciliyet önceliği ile sıralanmasını önerir. Bu anlamda yangın varken oturup şiir yazamazsınız. Önce yangını söndürüp sonra yangının şiirini yazabilirsiniz. Bana çok da uzak görüldüğü halde, insan hakları mücadelesinde dokuz yıl aktif olarak yer aldım. Yaptığım çalışmalarımı yeterli bulmuyorum. Camiada insan hakları konusunda kafa karışıklığı söz konusu. İnsan haklarını Batıya ait görerek tamamen dışlamak, ya da her şeyin kurtuluş reçetesi olarak görmek gibi, iki farklı kutup da görüyoruz. İşin içine girdiğimizde pratikte ve teoriyi birlikte aldığımızda hiç de öyle olmadığını görürüz. Dünyada bugün insan hakları yazılı kurallardan ibaret. Hukuktan ve ahlaktan kopuk olarak ele alınıyor. Bunun sonucu da bu iki kutuplu bakış ortaya çıkıyor. Ahlaki boyutu ile sahici bir insan hakları söylemini ortaya koyacak ve yaşatacak olanların ancak Müslümanlar olacağını düşünüyorum. Çünkü iyilik ve hayır boyutu ile taşıma vazifesi aynı zamanda bir uhrevi bakışı gerektiriyor.
28 şubat sürecinde dindar kesimde yaşamış oldukları hak mağduriyetlerini birebir yaşamış ve bu konuda mücadeleci bir tavır sergileyen bir insan olarak geride kalan 10 yıl olarak süreci nasıl değerlendiriyorsunuz. Gelinen noktadan memnun musunuz Türkiye de başörtüsü mağduriyeti çözülebilir mi ?
Aslında 28 Şubat süreci ve ondan önceki ihtilal periyotları bir şeyden kaynaklanıyor. O da her yönü ile tasarlanmış vatandaş tiplemesinin her seferde arıza vermesi. Yani devlet bir halk üretmek istemiş ama bu üretim sağlanamamış. Bu üretimi yapabilmek için de her seferinde yeniden toplum mühendisliği işçiliğine soyunulmuş Milletin devleti olma durumuna razı olunamamış. Her zaman devlet milleti oluşturulmaya çalışılmış ve bu devletin milletine verilen görevde hiçbir şeye kafayı yormaması istenmiş. Haklarını bilmesi kullanması bir yana, milletin sadece sorumluluklarını yerine getirmesi istenmiş ve sonuçta millet bu gömleğe sığmamış. İnsan hakları mücadelesi ile aslında bir mücadele geleneği oluşması da kendiliğinden oluşur diye bekledik bu süreç içerisinde
Oldu mu?
Bakıldığında belirli bir direniş kültürünün oluştuğu söylenebilir. Başörtüsü sorunu ile birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi test edildi. Yani Batının insan hakları yaklaşımında çifte standart olduğu mahkeme kararı ile onaylandı. O şartlarda başlayan süreçten buyana mevzuatta değişim olmadı. Böyle bir mevzuata ihtiyaç yok. Temel haklar oylanmaya ihtiyaç duymazlar. Hukuk devletinin varlığı bu hakların yaşanması ile görünür olur, anlaşılır. Burada başörtüsü yasağının hukuki dayanağı olmadığı gibi, zaman içerisinde temel haklara aykırı olarak, mahkeme kararları ile bir yasak oluşturulmaya çalışıldı. Öncelikle bu sorun değildir. Bunu sorun edenler, aslında, fikri ve inanç özgürlüğünü ihlal ederek dayatma yapmaktadırlar. İnsan iradesini yok etmeye çalışmak, insan hakları açısından büyük suçtur. Çünkü Yaratıcı her an, her nimeti sunmasına rağmen inanıp inanmama serbestliğini insana bırakıyor. İnsanın bu seçimine, devlet dahil, hiçbir kurum veya insan dayatma yapamaz. Yaparsa, orada hukuk devletinden söz edilemez. İnanç ve düşünce özgürlüğü öyle çok afaki, tamamen soyut ve sınırsızlıktan ibaret değildir. Her insan; şiddet içermeden, kişilik haklarına saldırmadan, hakaret etmeden her şeyi eleştirebilir. Seçtiği inancı hiçbir engelle karşılaşmadan yaşayabilir. O toplum, ancak o zaman güven toplumu olabilir. Orada her türlü üretimden bahsetmem mümkün olabilir. Orada bütün işleyiş açık ve gözler önündedir. Bugün Türkiye’ye baktığımızda, pek çok şey aydınlığa çıkarken, sancılar yaşanıyor. Geçmiş dönemlere bakarken de, toplumun ne kadar habersiz olduğu, kapalı bir yapılanmanın süre geldiği görülüyor.
Peki 11 eylül saldırılarından sonra dünyadaki Müslümanların yaşadığı hak mağduriyetleri nelerdir ve İnsan hakları konusunda kendisini vazgeçilmez ve kusursuz atfedip kendileri dışındaki milletleri yargılayan Batı medeniyetini nasıl değerlendiriyorsunuz
11 Eylüle kadar Batı, insan hakları konusunda söz ve metin olarak egemen bir durumda idi. Sorunların yaşandığı İslam coğrafyasına insan hakları ihracatını sürdürüyordu. Ancak 11 eylül ile birlikte birkaç saatlik ihlale uğrayınca, bir anda insan haklarında vazgeçtiler. Bütün dünyanın gözünün içine baka baka insan haklarının karşıtı imiş gibi “güven” kavramına sarıldılar.Ve niyet okumanın ifadesi olarak, dünyada terörist ülkeler ilan edildi.
11 Eylülün failleri bulunup bağımsız bir mahkemede yargılanmadan Afganistan bombalandı, Irak işgal edildi ve uluslar arası hukukla tanımlanamayan Guantanamo üssü ihdas edildi. Bütün bunlar insan haklarının süreç boyunca inanılarak ifade edilmediğini; sadece uluslar arası siyasetin bir argümanı olarak kullanıldığının bir göstergedir.
Sadece ABD değil, Avrupa’da da “yabancı” diye bir kavram oluşturularak, müslüman insanlar üzerine gayri hukuki bir yaptırımla gidildi. Bu biraz önce bahsettiğimiz insan haklarının ahlaki boyuttan kopuk olduğunun da göstergesidir. Bunda sonra Batı ağzı ile kuş tutsa, insan hakları konusunda kimseyi inandıramayacaktır. Zaten böyle bir çabaya ihtiyaç duymuyor. İnsan hakları, anlaşıldı ki Batı tarafından iki yüzlülüğün aracı olarak kullanıldı. Bu duruma bakıp Müslümanların, insan haklarını ihtiyaç dışı bir kavram olduğu zehabına kapılmamaları gerekir. Çünkü her dönemde, adil bir mücadelenin kriteri olarak, insan hakları yaşatılması gereken bir kavramdır. Hz Peygamberin mensup olduğu Hılful Fudul bunun uygulamadaki en güzel örneğidir.
Kimsesizlerin kalabalığı veya kalabalığın kimsesizliği ne demektir?
Bu söz, şehirlerin kurcu bir ruhtan yoksun olduğunun ifadesidir. Evlerin toplu bulunduğu yere şehir denmesi kadar, yoz bir biçimde kuruluyor şehirler. Şehirde yaşayanın inceliği ile taşradan göç edenin sıcaklığı bileşime giremiyor. Ve burada her büyük şehirde merkez ve çevresinde gettolar oluşuyor. Merkezi çembere alan ve onu tedirginlikle seyreden göçmenler le şehir merkezi arasında bir kopukluk söz konusu. İnsanların statülerinden sıyrılmayı becerip kaynaşmaları mümkün olamıyor. Böyle bir atmosferde insanlar tedirgin ve yalnız yaşıyor. Merkez korku içerisinde patlama endişesi yaşarken, göçmen kalabalıklar kendilerin ne şehirli nede geldikleri yere ait görüyor. Bu durum sadece çocukları için yaşayan, kendini “köprü” gören bir kuşağı ifade ediyor. Gazetelerin 3. Sayfaları da bu kuşağa ayrılmış durumda. Tarihi şehirlere baktığımız zaman, oralardaki merkez bir kurucu ruhu ifade ediyor. Mesela Konya Selçuklu ruhunu taşımaya devam ediyor. Bir kapı kültürünün misafire atfettiği önemi ifade etmede ne kadar başarılı olduğunu Konya’da görmek mümkün. Ancak popüler kültürün gençlik üzerindeki yoğun baskısı, böyle bir “görme” ve hissetme işlevini geçersiz kıhyor.Şehirden beklene incelik olmasına rağmen, soğukluğu ve yalnızlığı insana hissettirir olmaması beklenir.
Sizin için ahde vefayı bilen üç isim kimdir.
Bir tanesi Veysel Karani, tabii ki önce Hz Peygamber ve M. Akif Ersoy
Neden? Bu üç isim?
Hz. Peygamber her eylemi ile, her hareketi ile bunu ortaya koyması… Mekke fethinde göstermiş olduğu tutum, Taif’te yapmış olduğu dua, sadece vurucu bir kaç örnek. Diğer yönden Veysel Karani’nin de annesine verdiği söze gösterdiği bağlılık yine seçkin bir örnektir. Öte yandan, Akif’in her şeyin darmadağın olmaya yüz tuttuğu bir dönemde Kuran’a göstermiş olduğu bağlılık, çok etkili bir vefa örneğidir. Aslında bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Hz Yusuf’un kıssası da bu konuda etkili bir örnektir. Hem Hz Yusuf, hem de babası Hz Yakup tarafından evlat- baba ilişkisi açısından gösterilecek bir vefa örneğidir. Bütün peygamberlerde bu örnekleri fazlasıyla görmekteyiz. Tabi Hz İbrahim’in Hz İsmail’i kurban etmeye götürüşü ve bıçağı tereddütsüz çekmesi, Allah’a olan bağlılığın zirve noktasıdır.
Birazda şiirden bahsedelim. Şiirin ortasında duran bir adam olarak şiir ne işe yarar?
Şiir; daralan ve kısırlaşan ne varsa, onu aşmanın imkânı olarak benim anlayışımda yer buluyor. Bütün bu can sıkan ve paslanan kilitlerin üzerinden geçmenin bir fırsatı olarak kendini gösteriyor. îç dünya ile dışarıdaki dünyanın kayıpsız denetimini sağlamanın bir aracı olarak da sorumluluk yükleniyor. Statikleşen; sıradanlaşan, ehemmiyetini kaybeden ne varsa, o eğilime karşı diriltici bir yolculuğu fısıldıyor. Durağı olmayan, menzili hesaba gelmez bir yolculuk sunuyor. Yolculuğun acı bir lezzeti ve bunun yanında da bedeli söz konusu. Bu bedel göze alındığında, şiir ortaya çıkma cesareti buluyor. Bu yüzden her şair, övgü kadar yergiye de hazırlıklı olmalıdır. Şiirin kalıcı bir çabası olmakla beraber, yaşanan hayatın acılarını ve coşkularını da mayaladığı hamurun içine katmalıdır diye düşünürüm. Bu konuda Akif’in şiirinin hem öykü, hem de bir sinema olduğunu düşünüyorum. Sürekli vizyonda olan bir sinema. Bize üç dönemi, Osmanlıyı, savaş dönemini ve Türkiye dönemini yaşanan ruh ile sunuyor. Bu da bizi anakronizme düşmekten koruyor. Bazıları buna şiir dememesinin, bu açıdan, yadırgatıcı bir tarafı da yok Bu arada denemeye de değinmemiz gerek.
Şiirin kapı komşusu deneme, yoğunlaştığım bir alan. Dördüncü deneme kitabı hazır durumda Üç Noktalı Yağmur isimli hikaye kitabı ikinci baskıya hazırlanıyor
Sizi tanımaya başladığımız dönemlere geri dönecek olursak, çocuk edebiyatındaki çalışmalarınızla tanımaya başladık. Ne hala çocuk edebiyatı üzerine kesintisiz çalışmalarınız var. Çocukluğumuzdaki tanınması gerekli adamlardan biri idiniz. Sizin için ne ifade ediyor çocuk edebiyatı?
Çocuklarla olan ilişkim, yazmamın dışında yüz yüze olarak da, son beş yıldır kesintisiz devam ediyor. Çocuk dünyasını çok önemsiyorum. Çünkü hilesiz, saf bir bakışa çocuk üzerinden ulaşmak mümkün. Kur’an, çocuk ve kainat aynı şeyi söylüyor. Onlarla olan ilişkimde zenginleştiğimi düşünüyorum. Bu açıdan çocuk edebiyatının çok farklı ve ayrı bir edebiyat olduğunu söylememekle birlikte, çocuk dünyasının zenginleştirdiği atmosferi hesaba katmayı ve gözlemi önemli kıldığını söylememiz gerekir. Bayrampaşa Bilgi Merkezi’nde yarının yazarlarını yetiştirme uğraşı verirken, noksan yanlarımı da tahkim ettiğimi düşünüyorum. Günümüz çocukluğunun da müdahaleye açık bulunduğunu ve çocukların yaşlarından erken büyütüldüğünü ve bir sorun olarak da tespit etmemiz gerekir. Çocuk edebiyatına bu dönemde, yok edici popüler kültür karşısında, böyle bir sorumluluk da yüklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Başka bir ifade ile, insanı insansız bırakmaya karşı, her yerde “yol gösterici itirazı” ortaya koymamız gerektiğini düşünüyorum
Dağlardan kovulunca kurduk şehirleri, dağdan sizi kim kovdu?
Dağlar sözünde durmanın ifadesidir. Dağlar inanmışlığm ve kararlılığın ifadesidir. Böyle baktığımızda, üzerinde şüphe ile yürüyenleri dağlar kabul etmez. Bizim kuşağımız göç kuşağı. Köylü çocukların şehirde değerleri ile var olma mücadelesi olarak ifade edilebilir. Bir anlamda şehrin gece yanıp sönen ışıklarına inandık. Şehre düşünce de başkalaşmadan yaşamanın bir yolunu armaya koyduk. İşte tüm gerilim de buradan doğdu.
Dağların yolunu bilmeyen çocuklar doğurduk
Soluk benizleriyle bilgiler sayan
Makinelerden habire rakamlar kotaran
Finans lehçelerinin kiinhüne hakim
Lâkin aşk lisanıyla konuşamayan
(…)
(Mangalsız Evler)
Makine çağırdı ve bir araya toplayarak uzaklaştırdı birbirimizden bizi. Belki de hazır olmadığımız çoğaltmaları paylaşmada yetersiz kalışımız, dağları tekrar hatırlamamıza neden oluyor. Teknolojinin yabancı bir ruh taşıdığı kanaatini taşıyorum. Bu yüzden dağlardan kabul görmeyen ve şehirde de yerli olamayan bir araf durumunu yaşıyorum. Bu hal söylemeyi gerektiriyor. İki değirmen taşı arasından çıkan sesler, hem teslim olmamayı, hem de kaosu çağırıştırıyor. Aslında bir mülteci fotoğrafı bu durum. Bir şiirde de “Kazılsın mezarım gök boşluğuna” derken de bunu ifade etmeye çalışmıştım
Sık sık aşktan bahsediyorsunuz. Sizin için aşk nedir?
Aşk, en üst seviyesi ile, Allah’ın bize vermiş olduğu önemi kavrayıp bu durum karşısında çaresiz olduğumuzu hissetme durumudur. Bize ruhundan üflemeyi bahşetmesinin karşılığını bulamaz olma halimizdir. Bu şiddetli durum, doğal bir sarhoşluk ve şekillerin hepsinden geçme halini beraberinde getiriyor. Ve burada ruhun evine dönme arzusu, gurbet atmosferi olarak ortaya çıkıyor. Yaşamaktan şikayetçi olmamakla birlikte, hayatın insana yetmeme durumudur aşk. Beaudlear aşkı ; ruhun bedenden çıkma talebi olarak tanımlar. Beşeri aşklar İlahi aşka giden basamaklar mesabesindedir. Eğer beşeri aşka takılıp kalırsak, kendimize hapishane örmüş oluruz. Başka bir ifade ile, aşk Rabbin insana dile gelmeyecek kadar nimet verdi / veriyor. Başlı başına bir kainat hazırlayıp onu kulun hizmetine sunması karşısında kulun, acziyetini kuşanması ve tek sermayesinin bu olduğunu bilerek yaşaması olarak ele alabiliriz. Kul bu güzergahta, her an bir hayranlık ürpertisi ile o sarhoşluğu yaşama haline geçince, aşkın tezahürleri olarak ortaya çıkar. Bu durumda dünyevi sarhoşlukların sarhoşluk olmadığı ortaya çıkmış olmaktadır.
*KİMDİR!
1956 Bayburt doğumlu… Evli ve üç çocuk babası. Selam Dergisi Yazı işleri Müdürlüğü yaptı. Giz Ajans Yayın Yönetmenliğinde bulundu.
Özgür ve Bilge, Bilgi ve Düşünce, Yedi iklim, imza, Özülke, Kardelen, Düş Çınarı, Umraıı, Kitap Dergisi ve Kültür Dünyası, Özgün irade dergilerinde, Selam Gazetesinde yazıları yayımlandı. Iıısan Hakları Araştırmaları Dergisi yayın Yönetmenliğini yaptı. Radyofonik oyun tarzında çok sayıda oyun yazdı ve yönetti. Elliyi aşkın şiiri çeşitli sanatçılar tarafından bestelendi. Marmara FM ve Akra FM’de ‘Mercan Kayalıkları’ isimli kültür programları hazırladı ve sundu.
MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı ve Genel Başkan Yardımcılığında bulundu.
Halen, ikbal dergisi ve Eğitim Yazıları dergilerinin Genel Yayın Yönetmenliğini sürdürüyor;radyo programlarına devam ediyor.
Yayınlanmış Eserleri
Şiir: Sürgün Özlemler / Denge Yay. – Kelebek Kanadında Surlar / Esra San. Yay. – Ikibinyirmibir / Beyan Yay. – Nariyan /Ağaç Yay.
Deneme: Yine de Aşk / Pınar Yay. – Sensizliği Bilmiyorlar / PınarYay. – Bir Yanımız Yanar dağ / Anka Yay. Gölgemin Ayak Sesleri -Aforizma /ilke Yay.
Öykü: Üç Noktalı Yağmur / Okul Yay. –
Çocuk Kitapları: Ormanda Kim Var / Al Baraka Türk Yay. – Güzelyürek /Al Baraka Türk Yay. – Şergili Kalem / Al Baraka Türk Yay. – Üç Afacan /Al Baraka Türk Yay. – Emek Ne Demek / Al Baraka Türk Yay. – Tomurcuk / Albaraka Türk Yay. – Papatya ve Barış /Al Baraka Türk Yay. / Masal Anlatan Masal Al Baraka Türk Yay. / Kardan Adamın Rüyası /Al Baraka Türk Yay. / Zürafıl /Al Baraka Türk Yay.
Yayınlanan Kasetleri (Radyofonik Oyun – Bant Tiyatrosu): İbrahim Ethem / Record – Hendek / Zaman Yay. – Vurgun / Giz Ajans – imamın Öldürülüşü / Record – Türkistan Geceleri / Giz Ajans – Hz. Hııbeyb / Giz Ajans – Hz. Ikrime / Giz Ajans – Hz. Selman-ı
Farisi / Safa Vakfı – Bediüzzaman / Giz Ajans – imamı Rabbani / Record – Hz. Dırar Bin Ezver / Safa Vakfı
Çizgi Fim: Bediüzzman / Senaryo Çocuk Kasetleri: Beyaz Uçurtma / Zaman Yay. – Namaz Kılıyorum / Giz Ajans
Şiir Kaseti: Depremin Yedi Rengi / Anlam Ajans Anlatı – Tiyatro: (Bilinç Seti / Giz Ajans) Tevhid – Şirk / Adalet – Zulüm / Zekât – Faiz / Ahiret – Dünya / Tesettür – Moda / Mustaz’af – Müstekbir / Ma’ruf – Münker / Takva – Fücur / Allah Hizbi – Şeytan Hizb