Tanrım durum bu kadar vahim mi? Büyük Engizisyoncu’nun söylediğinden de mi kötü? Şimdi Hz. Muhammed gelse aramıza. Çıksa karşımıza. Şöyle mi diyeceğiz? Severiz, sayarız, canımızsın Ya Muhammed ama… Ama bu zamanda biz yeni bir düzen kurduk. Şimdi bunu nasıl bozarız? Tanrım, Kitabın başucumuzda. Hiç bozulmadan duruyor. Lakin, beynimiz… Beynimiz yanıyor.
Acelemiz var. Doymak bilmez iştahımız… En takvalı elbiselerimiz mavi ve kırmızı. Kostümlerimiz süperman, hayal dünyamız Hollywood. Gözlerimizi unuttuğumuzdan beri daha güzel görüyoruz; ışıltılar, albeniler. Rengarenk bir âlem. İçimiz muttaki dışımız hercai. Daha mutluyuz takkemizin altına gizlediğimizden bu yana beynimizi. Çok devingeniz. Her oltanın hakkını veriyor belleğimiz, balıklar alıp götürdüğünden beri. Bir puttan diğerine ve daha endamlısı varsa uçarcasına ötekine… Sırtımızda cilalanmış pelerin. Dünyaya kök salmaya geldik. Şu ölüm kaygısı olmasa…
Tanrım kulların… Unutmayın dediğin şeyi unuttu. Soluğumuzun kesildiği her yerde çardak kurmuş bir şeytan kolumuza giriyor. Bu kadar da kötü değilmiş meğer. Dünyanın hakkı dünyaya senin hakkın sana. Adil paylaşım dedik biz buna. İbadetlerimiz ritmik, varsın fitnenin ateşinde ısınsın kardeşlerimiz. Bize dokunmayan yılan kimin koynunda gezinirse gezinsin. Dergahta, ocakta kutsal telkinler, çarşıda pazarda un serecek iplik eğiriyoruz. Enselerimizden göbeğimize yuvarlanan kuş üzümleri. Yemek borularımızı parlatıyoruz. Yolgeçen hanı. Sonra gerinip geğirerek kurduğumuz cennet düşleri… Kusura bakma, bu kadar çabadan sonra hak ettik. Senin adını kullanarak kestiğimiz o kadar insanın kanlarında aldığımız abdest baki. Nasıl olsa Sina’dan döneceği yok Musa’nın. O vakit sabah akşam böğürtelim nefislerimizi. Renkli camlardan yüzümüze yansıyan nurla aldığımız boy abdesti kâr hanemize bir Cennet köşkü daha yazar mı dersin?
Hz. Muhammed gelse dedik ya. Efendimiz… Kutsa evin, Kaben putlardan geçilmiyordu. Onları var ya dedi güzel insan, onları… Yani hayatınızı anlamlandıran, evinizi, alışverişinizi, statülerinizi, mülkünüzü, davranışlarınızı anlamlandıran putları var ya… Reddedeceksiniz el’an ve şiddetle. Aklınızda ve kalbinizde yerle bir edeceksiniz onları ki özgür kalarak dünyaya bakabilesiniz. Yoksa evet yoksa siz görmüyorsunuz onlar görüyor, siz duymuyorsunuz onlar duyuyor… Yani siz, siz değil, ancak o putların anlam kattığı nesnelersiniz. O tarihten gelen haberler hiç de iyi değildi Tanrım. Aydını, önderi, lideri kim varsa reddedemedi putları. Senin tabirinle ‘Lâ’ diyemediler. Oysa bir gün önce emin insan, erdemli ve adaletli biri olarak gördükleri Muhammed’di. Bir gün sonra bunu dedi diye yıllar süren düşmanlık organize ettiler O’na karşı. Ne kadar zor ne denli vazgeçilmezmiş taştan tahtadan yaptıkları putlar. Uğruna savaşıp ölecek kadar tutkulu… Ama hamdolsun bizim böyle bir derdimiz yok. Biz salih müminlerin ‘Lâ’ deyince mezhebinden, meşrebinden dolayı bizden farklı diye sallıyoruz satırlarımızı… Gusül abdesti alırken bedenimizde kuru yer bırakmamak için yüzlerce litre suyu harcarken ki mutttakiliğimizi çarşıda pazarda uçan balonlara bağlayacak kadar havaiyiz. Takkesiz namazın sahih olup olmaması üzerine saatlerce dil döker, aramızda adaletin ve erdemin dolaşması hususunda şipşakçı kesiliriz. Kibir küheylanının kuyruğuna bağlanmış bir kere nefsimiz. Bu zamanda böyle Tanrım.
Böyle mutluyuz Tanrım. Bizim için çizilmiş çemberin içerisinde çelik çomak oyunu. Çok acelemiz var. Koşuyoruz, zıplıyoruz ve bize bahşedilen çemberin çeperine çarptıkça huzur buluyoruz. Ulaşmamız gereken bir yer var; muasır medeniyetler seviyesi. Ruhlarımızı bağladıkları bu trambolin bizi daha bir yaklaştırıyor hedefe. Az kaldı lakin. Bazılarımızın parmak uçlarını teğet geçti bile. Her zıpladığımızda boşalıyor hafızamız. Relax bir adanmışlık bu. Bizi biz yapan değerler adı altındaki arkaik düşüncelerden sıyrıldıkça daha bir parlıyor zihin aynamız. Bazı densizler buna ‘kurbağa pişirme teknikleri’ dese de aldırmıyoruz. Ne çok şeye alıştık. Böyle olunca bize giydirilmeye çalışılan deli gömleğine cüssemizi sığdırmak kolay oluyor. Dibine kadar müslümanız ya zaten Cennet garanti diyoruz. Öyleyse ver elini beriki dünya… Öyle değil tabi. Elimizi verdik kolumuzu istediler. Kolumuzu da feda ettikten sonra çürük ama botokslu bir gövdemiz oldu. Ölünce diyorlar cesediniz yakışıklı olur. Sorduklarında iyi bilirdik desinler. Afyon mermerinden mezar taşımız… Ölüm denince, yüzleri buruşmuyor değil çemberi çizenlerin. Yakın zamanda bir çare bulacaklar. Görecek miyiz bilmiyorum. Belki şu meşhur donduruculara alırlar cesedimizi. Küçük bir piramit düşer payımıza belki, bu kadar firavunluktan sonra…
*Hayır, gitmeyi düşündüğünüz Cennet bu kadar ucuz olamaz. Sizin için çizilmiş çemberin içinde kalarak, kolaylaştırılmış, steril ve profan bir hayatı yaşayıp, adınıza açılmış bir kapıdan rahatlıkla geçerek ulaşacağınız ucuz bir cennet bahşediliyor size. Bu Allah’ın Cenneti olamaz.
*Bir sistem eleştiri olan Tanrı Amerika’yı Korusun filminin son sahnesinde sürgelen çürümüşlüğe karşı başrol oyuncusunun söylediğidir: “Asıl önemli soru şu; siz kimsiniz? En yüzeyseli, en aptalı, en acımasızı ve en gürültücüyü ödüllendiriyorsunuz. Az dahi olsa utanma ve terbiye duygunuz kalmadı. Doğru ve yanlış ayırımınız kalmamış. İçinizdeki en kötüleri örnek alıp, bunları övüyorsunuz. Para kazandığınız müddetçe yalan konuşmak ve korku yaymak sorun değil.”
*Çölde bir ihtiyara soruyor gezgin. Çöl dedimse dünyanın en kızgın çölü: Sahra. Mali-Moritanya sınırı.
Gezgin, amcaya; “Gelecek için hayalin ne?” diyor. Seyrelmiş dişlerini göstere göstere konuşuyor ihtiyar: “En büyük hayalim Allah’ın benden razı olması…” Rüzgar daha bir hırçınlaşıyor. Güngörmüş yaşlı adamın sözlerine yoldaşlık ediyor kum taneleri. Her şey çöl fırtınası olup alıp başını gidiyor.
Ben bunu neden anlatıyorum? Dua niyetiyle belki: “Allah bu kısa ömrümüzde bizi iyilerle karşılaştırsın. İyiler ahretliğimiz olsun.”
