Meseleye Notlar V

   Hüzün aylarında büyük imam Ebu Hanife’nin sözüyle başlayalım: “Bedir’de Muhammedî/ Kerbelâ’da Hüseynîyiz.”

   Bir temenni ile devam edelim: Tedrisatın esası adab-ı muaşerettir. Müfredat, beşeri insana tahvil etme varakası. Ki Adem olmaktır, hal bilmek, vahdet ile Tevhide durmaktır esası. Hasılı, Hayy’dan gelip Hû’da yanmaktır.

   Vakta ki maarif: Sevgili öğrenci! Yarın yeniden başlayacaksın. Dört seçenek arasında birini tercih etmen için güdüleyecekler seni. Sana bir kurtuluş kapısı gibi sunulacak bu. Yıl sonu çöpe atmak için sabırsızlanacağın bir dolu ruhsuz ders kitabının hiç bir karşılığı olmadığını göreceksin. Çünkü janjanlı test müsveddelerine kilitli bir beyin önerecekler sana. Kuru gürültü, yalan dünya ama cezbedici. Seç bir şık ve Alice Harikalar Diyarı’na geçiş yap. Bil bakalım tavşan hangi deliğe girmiş? Devam et, sürün ve bu sürüngenliğin geleceğini garanti altına alacak gizem taşısın. Yarın sana verilecek şu komut neyle karşı karşıya olduğunun işareti olacak: Rahat; Haz’ol!

     Neye haz’ol? Şayia, gittikçe yayılan deizmin özellikle gençleri ele geçirmeye başladığını söylüyor. Nasıl kendini çoğaltıyor? Bir yaratıcının varlığını kabul edip bu yaratıcının dünyada olup bitene müdahil olmadığı, bir şey önermediği ve dolayısıyla dinin dünyevi alanda hiçbir klavuzluğunu (peygamberler ve kutsal kitaplar) kabul etmeyen bir düşünce olarak. Evet bir ideoloji ve felsefi sistem olarak gittikçe yaygınlaşan deizme gençlerimizi yönlendiren ne? Açıkçası yeryüzünde süregelen adaletsizliğin özellikle Müslüman halkların yaşadığı bölgelerde ayyuka çıkması. Büyük yıkımların berberinde gelen travma ve ülkemiz açısından kendini kumasal alanda deneyen dindarların uygulamaları… Ki uzun süre kamusal alanın dışında tutulan ve toplumun büyük bir kesimi tarafından adil, merhametli, dikkatli ve rikkatli olarak görülenlerin ortaya koyduğu pratiğin olumsuz sonuçları… Çevresinde olup bitenlere bakarak büyüyen bir gencin gördüğü çıplak gerçeklik nedir sizce? Kamunun her alanını ele geçirmeye çalışan dindar kişilik hangi kuraldan, ilkeden ya da erdemden yola çıkarak bir duruş belirliyor? Kişisel hayatında dini ritüellere dikkat edenlerin, iş kamuya geldiğinde hiçbir ilke tanımadığını ve öncekilerden devraldıklarını taklit ederek yürüdüğünü gören bir insan bu duruma nasıl tepki gösterebilir? Örneğin, kurumlarda ayyuka çıkan haksızlık, hukuksuzluk ve hadsizliğe ya da israfa, kibre, iltimasa İslam’ın ne söylediğinin ne anlamı kaldı? Bunlara bakan genç şunları aklından geçirmiyor mu sanıyorsunuz? Camilerde ve kitaplarda var olan Allah, toplumu ilgilendiren uygulamalarda nerede? Mesela faiz hakkında ekonomiyi yöneten dindarlar öncekilerden farklı nasıl bir uygulama yapmışlar? Ya da küresel iktisadi saldırganlığın parametrelerine karşı ne tür çözüm önerileri var? Veya ihalelerde, işe adam alırken, halka harcanmak üzere kendilerine emanet edilen paraları harcarlarken, Allah bu duruma ne der mi diyorlar yoksa böyle gelen böyle gider mantığına mı sahipler?

     Şunu açıkça söylemek gerekiyor. Ülkemizde dincilik yoluyla yapıp edilenlere dikkat kesilen bir gencin deist olmasına şaşmamalı. Adaleti, iz’anı, merhameti, erdemi olmayan bir din öğretisinin ne anlamı ve karşılığı var ki? Çok basit bir örnek vereyim: Eğitim kurumlarına torpille atanmış bir yönetici öğrencilere hangi İslamiinsani değerlerden bahsedebilir? Bahsetse de bunun bir karşılığı olabilir mi? Her şeyi bilen ve gören Allah kimin kalbinde neyin döndüğünü bilmiyor mu? Hasılı asıl deistler gençlerimiz değildir, asıl deistler kendilerini her fırsatta dindar olarak ifşa eden ancak yaptığı hiçbir uygulamada Allah’ı referans almaya gerek duymayan dincilerdir. Kendilerine sunulan gerçeklik neyse ona ihtirasla tutunan bir kimlik üretildi son yıllarda.

    Hakikat mi? Kaf dağında anka kuşu nevinden bir efsane olarak kalabilir. Yerine sunulan gerçeklik çok albenili ve cezbedici. Ne mi var içinde? Mal, mülk, şan, makam, ihtiras ama sonunda hırsların ve hazların demlendiği yapay bir dünya. Özellikle dindarlar bu konfordan taviz dahi vermek istemiyor. Her ciddi eleştiri ülke düşmanlığı olarak karşılanıyor ve yok edilmeye çalışılıyor. Tıpkı çok dindar olan cahiliye dönemi Mekke ile gelenlerinin yaptığı gibi…

    Bu basiretsizlik ve anlamsızlık kimseyi rahatsız etmiyor. İnsanları sürüler halinde namaza, oruca ve başörtüsüne kilitlemiş bir dini propaganda sürekli tüm medya organlarında dönüp dolaşıyor. Başörtülü isen faiz yemende, hak etmediğin halde torpille bir başkasının yerine işe alınmanda bir beis görülmüyor. Her değer kirletiliyor ve ucuzlatılıyor. Açıkça şunu belirtmem gerekiyor. Evet çok sıkıntılı dönemler geçirdik. Dergimiz 28 Şubat saldırısına bir cevap olarak çıktı ve bu yürüyüşte bir çok badireler atlattı. Sonra ülkemize karşı yapılan gizli ya da açık bir çok saldırıya karşı net tavır aldı. Lakin son yıllarda yaşananlar kadar bir alt-üst oluş görmedik. İnandığımız ve dayandığımız değerler basit dünyalıklar uğruna öylesine ve pervasızca ve barbarca önce kullanılıp sonra yıpratılıyor ki… Bunu anlamak mümkün değil. Bu boşluk, pervasızca büyüyen kara delik kimsenin umurunda değil…

    Bir de ‘dava’ diye bir şey var. Yani tamamen ‘şey’. Hatta bir tür ‘şeyleşme’. Alî menfaatleri paketleyip dava etiketiyle pazarlıyorlar. Şöyle; devlet tahsisli masanın arkasına gerilip göbeğini masanın kıyısına yerleştirerek gerdan kıran adam; ‘valla biz hayatımız boyunca davadan beslendik’ dediğinde bıyıkları yeni terlemiş dava delisi gencin, adamın gömleğinin bir türlü kavuşmayan beşinci düğmesine işaretle ‘açıkça belli ediyorsun abi!’ demesi gibi bir ‘şey’.

    Bu tiplerin deniz kenarı versiyonları ‘göbeğini kaşıyan adam’ olarak üretilmişti. Şimdi ise masa başı prototipleri revaçta; ‘göbeğini taşıyan adam.’

    Hasılı dava dedikleri ‘şey’ rantı elde edene kadar. Bir tür işkembe genleştirme eylemi. Dava yalanına kanıp hayatını telef eden nice gençler şu ninnilerle büyüdü; hey gidi günler ey…

    Öyleyse: Gerçekliğe teslim olursan hakikati kaybedersin. Hakikati kaybedersen feraset (olanı ve/ya durumu farketme) ve basiret (olanın ötesini görme) bilinci elinden alınır. Sonrası kurgulanmış bir nesnesindir. Seni bilmeyen sana kim ne yapsın?

   İnsanlar ölümsüzlüğü istiyor. Tüm bilimsel çalışmalar bu yönde. Bunu öylesine diliyorlar ki küçük mekanik siber-sanal kurgu olmak için ruhlarını satmaya hazırlar. Mezara girmektense inorganik bir kopya olarak yaşamayı yeğleyebilirler. Bu yüzden her şey, en kutsalları neyse, örneğin din bile dizginlenemez arzularına payanda olabilir. Başka hiç bir anlam arayışları yok. Yine örneğin yapay zeka, kullanmak istedikleri değil olmak istedikleri şey. Bence insanın tarihi boyunca kıyametin ayak sesleri hiç bu kadar derinden hissedilmedi.

   Özgürlük, daha fazla özgürlük. Serbest piyasa adını veriyorlar buna. Daha fazla seçenek. Herşey daha çok ve albenili. Kaç tane seçenek varsa, bakan göz, hisseden benlik daha da bağımsız hissediyor kendini. Seçiyorsun, daha çok seçiyorsun daha çok alternatif. Bak şimdi nasıl da özgürleştin. Ama bir türlü kendini bulamıyorsun. Tatmin olmuyorsun. Her zaman açsın kurt gibi. Sürekli oradan oraya bir arayış bu. Ama keyifli. Çok cezbedici ve rahatlatıcı. Tüm seçenekleri denesen de bitmiyor veya başkaları denenmişlerin yerini alıyor hemen. Modern insan böyle kuruluyor. Buna Zemberekli İblis Çarpması deniyor.

   Hasılı: Allah’tan dileriz, bilmediğimiz bilmek hali şükrümüzü, verdikçe bereketlenen hayat iz’anımızı, birbirimizi sevmek muradımızı, kalem ve yazdıkları imanımızı artırsın.

Burası Endenozya’nın Banda Aceh Adası’nda bir yetimhane. 2004 yılında meydana gelen büyük deprem ve tsunami sonrasında kurtarılan kızlarımız için İHH-İnsani yardım Vakfı tarafından inşa edildi. Baba Murat Korkmaz Yetimhanesi.
Yolcu olarak bayramda misafirleri olduk.
Size ‘Yolcu duruşu’ ile selam gönderdiler. Selam aldık, şifa bulduk

Exit mobile version