Daha çok üretim için, kusursuz işleyen bir mekanizma.
Kusursuz olduğu kadar dakik, dakik olduğu kadar mükemmel bir donanım. Elektriğin devreye alınması, süreci oldukça verimli hale getirdi. Buna akıllı üretim deniyordu. Artık makinaları üreten akıllı makinaların devreye alınması ile verimlilik ve üretim gücündeki devasa artışa kapı açılmış demekti. Her büyük endüstri kolu bunun için kazançlarının belli kısmını arge denilen kuluçka üstlerine yani laboratuarlara ayırmak zorunda. Rekabetin baş döndürücü ivmesi daha çok kazanmak hırsıyla da kamçılandığında ihtiyaçların çeşitlendirildiği yeni bir pazarlama yöntemini devreye soktu. Bu yöntemde sürekli dönüşen ve değişen ihtiyaçlar birçok kanal kullanılarak son kullanıcı olan tüketicinin aklını başından almayı öngörmekteydi. Hedef kitlenin akıl ve duygularında, ‘ Buna ihtiyacım var mı?’sorusu devre dışı bırakılmalı, sahip olma duygusu kamçılanarak üstünlük ve prestijin ön plana alındığı yeni egolar inşa edilmeliydi. ‘İnsan, insanın kurdudur.’ cümlesi böyle bir sürecin ürünüydü. Endüstriyel devrimin dört büyük aşamasından biri böyle başladı: ‘Seri üretim bandı’. Henry Ford tarafından geliştirilen bu bant sistemi, üretimi olağanüstü hızlandırdı ve o güne kadar endüstride çok önemli yer tutan insan faktörüne hayli darbe vurdu. İnsan merkezli olarak tasarlanan tezgâh dönemi artık makina merkezli fabrikasyona dönüşüyordu. Bu aynı zamanda otomasyona geçişin bir adımıydı ki ilk olarak mezbahanede kullanılması gelecek için oldukça anlamlıydı
Sonra insan kurduğu bu devasa düzeneğin karşısına geçti. Düğmeye bastı. Ağırdan başlayan bir devriâlem hızlanarak, ritmini artırarak işlemeye başladı. Bakışlarını çevirdiğinde görebildiği her nesne ve varlık artık düğme mesabesindeydi. Bu öylesine bir kibirdi ki; Tanrı dedi, ancak böyle bir şey olabilir.
Hindistan’ı her türlü zorbalığı kullanarak işgal altında tutan İngilizler açısından, el tezgahında iplik eğiren Gandi amansız bir düşmandı. Kendilerine ‘sahip’ diyen Hintlilere ait arazilerde yine yerel halka ektirilen pamuk, gemilerle İngiltere’deki büyük fabrikalara taşınır. Burada mamul madde yani kumaş olarak işlenerek Hindistan’a geri getirilir. Başta büyük satış yerleri olmak üzere düzenlenen campanylerde modern dünyanın modası olarak halka satılırdı. Hint zanaatkarlarından daha ucuza mal edilen kumaş, binlerce yerel tezgahın iflas etmesine yol açar. Orta zamanların bereketli toprakları, son İslam İmparatorluklarından biri olan Babür Hanlığı’nın yıkılması ile yağmacıların elinde böyle tarumar edildi. Sanayi devriminin ulularından İngiltere’nin kurdurduğu Doğu Hindistan Company isimli şirket aracılığı ile uyguladığı cürümlerden biridir: Kalan birkaç yüz yerel tezgahın da işlememesi için çalışmakta inat eden Hintlilerin sağ ellerinin kesilmesi… İşte bu yüzdendir tek başına her türlü riske rağmen küçük tezgahında yün eğiren Gandi büyük bir tehlikedir. Çünkü, bir insan davranışı sergiler. Makine çağı emeği ve alınterini yutan karanlık yüzüyle ilerler.
Emile Zola. Germinal isimli romanında -ki Fransız Edebiyatı’nın baş yapıtlarındır- 1800’lü yıllarda sanayi devriminin en trajik yönü olan maden işçileri ile ilgili müthiş tespitlerde bulunur. Kitabını yazarken bizzat madenlere inerek yaptığı gözlemlerden biri şöyledir:
“Aşağıda sıcaklık 35 dereceye kadar çıkıyor, hava akımı kesiliyor, soluk alıp vermek öldürücü bir durum alıyordu. Daha iyi görebilmek için lambalarını başlarının yanındaki çiviye tutturmuşlardı. Lamba kafalarını kızdırıyor, kan beyinlerine çıkıyordu. Burunlarının dibindeki kayadan su sızıyor, iri ve sürekli damlalar inatla hep aynı noktaya düşüyordu. Yarım saat içinde tepeden tırnağa ıslanmışlar, terden sırılsıklam olmuşlardı. Her taraftan ıslak kumaş kokusu yayılıyordu.”
Böylesi acımasız şartlarda çalışan maden işçilerinin -ki bir bölümü çocuktur- açlık ve sefalet altındaki yaşamlarını, düşük ücret ve uzun mesaiden sebep çalınan insanlıklarını ustalıkla anlatır. Buharın makinaya uygulanması ile yükselişe geçen makinalar çağında, buhar ‘Tanrı’nın soluğu’ olarak görülür. Üretimin hızlanması için pistonların çalışmasına, pistonların çalışması için buhara, buharın oluşması için kömüre, kömürün çıkarılması için insanın heba edilmesine ihtiyaç vardır. Ve hepsi doğal bir seleksiyonla yürür: İhtiyaçlar hiyerarşisi.
Genetiği değiştirilmiş organizmalar yeni dizayn edilen insan türünün besin hiyerarşisini oluşturdu. James Watson. Yaptığı çalışmalar ile DNA’nın çözülmesinde önemli aşamalar kaydeder. DNA, canlı yaşamına ait tüm bilgilerin genler şeklinde dizildiği sistemdir. Dolayısıyla her canlının kendine özgün bir gen yapısı vardır. Allah’ın her canlıya özgün şifre defteri olarak görülen DNA’ya yapılan müdahale dünyada büyük tepkilere yol açar. Bugün kısa adı GDO olan ve insanın temel besinlerinin genetiğine müdahale ederek doğal çeşitliliği yok eden süreç böyle başlar. Gittikçe yaygınlaşan bu yeni süreç dünyanın neresinde olursa olsun insana aynı damak tadı, koku, yeme ve içme alışkanlığı ve ortak hastalıklar olarak geri döner. Evet, ortak hastalıklar… Yine bu ürünleri üretip pazarlayan büyük şirketlerin diğer bir yan sanayisi vardır ki bu ilaç sektörüdür. Yani yeni ortaya çıkan hastalıklara, bu hastalıkları ortaya çıkaranlar tarafından üretilen ve satışa sunulan yeni ilaçlar… Bunun daha vahimi, biyolojik olarak ele geçirilmeye başlanan insanın daha kontrol edilebilir hale getirilmesidir. Watson, demiştik. Yaptığı çalışmalar tepkilerle karşılanınca verdiği cevap manidardır: “Tanrı’yı biz oynamazsak, kim oynayacak?”
Ülkemizde tarihi diziler oldukça popüler hale geldi. Öyle ki insanlar belirli gün ve gecelerde tamamen bu yapımlara odaklanmakta. Dizilerin sanal kurgusuna yapılan gerçeği bulandırılmış yorumlar… Sonra bu yapımlarda kullanılan kostümlerin/ aletlerin ayrıca tüketim nesnesi olması ve hatta büyük bir kesim tarafından sembollerin ikonlaştırılması ayrı bir konu.
Ancak dikkatten kaçan bir husus var. Bu görsel şölenlerin aklımızı ve duyularımızı hangi kalıba, duyuşa ve bakışa alıştırdığı! Kendimize özgü teknikler üzerine kafa yorulmadığı için bu diziler Hollywood sinema ve dizi mantığı ile çekilmekte. Kameranın açısından tutun, aktörlerin tavır ve davranışlarına, sesin kullanıma biçiminden, yakın ve uzak plan çekimlerine kadar… Hatta diyaloglardaki tını da dahil izleyenlere Amerikan kodlarına göre alışkanlıklar bahşeden dehşetengiz bir kurgu bu. Bunun en iyi yansıması, tv haberleri tarafından aktarılan her ölüm olayı, katliam ya da şiddetin tıpkı dizilerde oluşmuş ve bir karşılığı yokmuş gibi algılatılması… Sofrada akşam yemeği yerken izlediğiniz bir facianın ya da trajedinin etkisinin sizde kaç dakika sürdüğünü bir düşünün. Genlerimizin dönüştürülmesinden tutun da alışkanlıklarımızın oluşturulması ve aklımızın yönlendirilmesine kadar; ürettiği her materyal ile sanal, psikolojik ve biyolojik bir işgali ustaca yürütebilen; kendini ‘büyük akıl’ olarak zımnen dünya halklarına kabul ettiren Amerika, yalnızca Amerika mıdır? Peki bütün bunların farkına varılmasına işaret etmeyen din, sahih bir din olabilir mi? Sonra; televizyondan huşu içinde ulu hoca ve profesörler tarafından verilen dini telkinlerin Muppet Show kadar neden etkisi yok? Bu kurbağa dini, İslam’ı temsil edebilir mi?
Modern zamanların ilk bilim kurgu romanı sayılan Frankenstein ya da Modern Prometheus’un yazılış öyküsü oldukça ilginç. Eserin sahibi Mary Shelley (1797-1851), henüz on dokuz yaşında iken ilk nüshasını oluşturduğu romanın evveli, kocası ile çıktığı bir tatil akşamında canları sıkılınca bir grup arkadaşı ile birbirlerine korku öyküleri anlatmalarına dayanır. Romana ismini veren Frankenstein, genel kanının aksine yaratığın değil, yaratığı var eden doktorun adıdır. Bir tıp öğrencisi olan Victor Frankenstein, hastalıklardan mustarip olan insanların acılarına son vermek ve ölümsüzlüğe ulaşmak için sürekli deneyler yapan biridir. Sonunda ölümsüzlüğün sırrını keşfetmek amacıyla mezarlıklardan ve hastanelerden topladığı ceset parçalarını birleştirerek yeni bir insan üretir. Ancak tasarladığı ve elektrik ile can verdiği bu insan, bir ucube olup çıkmıştır. İnsan suretli yaratıktan kurtulmak isteyen doktor onu bırakıp kaçar. Roman, ürkütücü yaratığın içine düştüğü terk edilmişliği ve yalnızlığı anlatır. Kendisini var edip sonra terk eden doktordan intikam almak için insanların arasına karışır ve bir korku unsuru olur. İlk bulduğu yerde doktordan kendisine bir eş yaratmasını isteyecek ve reddedildiğinde içine düştüğü bunalım sonucu diğer insanları öldürmeye başlayacaktır. Önce doktorun kardeşini sonra da evlenecekleri gece sevgilisini öldüren canavar, kuzey kutbunun yolunu tutar ve burada vicdan azabı çekerek kendini yakmaya karar verir.
İçerisinde birçok trajik olayında geçtiği roman, insanın kendini Tanrı’nın yerine koyma arzusunu, yazarın yaşamında geçirmiş olduğu bunalımların bir sonucu olarak dışa vurur. Bunu yarattığı roman kahramanı canavarın diliyle söyler: “Madem sevmeyecektin, beni neden yarattın?”
Kitabın ismindeki diğer öge olan Prometheus başka bir simgedir. Eski Yunan’da Olimpus Dağı’nda yaşayan tanrılar gücün bir karşılığı olan ateşe hükmetmekte ve onu paylaşmamaktadırlar. Bu yüzden hastalıklara duçar insanların acı çekmesine dayanamayan Prometheus, tanrılar uyurken ateşi onlardan çalmış ve kudretin sahibi olmuştur. Tanrılardan çaldığı ateşle artık kendisinin tanrı konumuna geldiği ifade edilmektedir. Yani çamurdan yapılan bir varlık olarak insanın ateşi ele geçirerek gücü elde etmesinin bir göstergesidir. Bu yüzden günümüze değin düzenlenen olimpiyatlarda sporcuların yani insanların elinde meşaleleri ile koşarak büyük meşaleyi tutuşturmalarında bu olaya atıf vardır.
Modern bilimin insanları getirdiği noktaya bu zaviyeden bakılır. Bilimsel gelişmeler aynen ateşin yaratıcıdan devralan insanın tanrısal bir işlev görmesine de işaret eder. Bu aynı zamanda çeşitli kaidelerle insanı sınırlayan Tanrı’dan özgürleşmeyi de öngörür. Böylelikle insan bilime ve uygarlığa sahip olur. Bugün Tanrı’dan bağımsız ve etiğini kendi kurguları çerçevesinde oluşturan modern insanın “kendi elleri ile yarattığı canavarın” boyut değiştirmesi ve aslın yerini almaya çalışması sürecini yaşıyor oluşumuz ne kadar tedirgin edici.
İnsanoğlu tarih boyunca ölümsüzlük iksirinin peşinden koştu. Bunu yapamadığı zaman ölümü geciktirmeyi, yaşam süresini uzatmayı içeren bir dolu hayaller içinde çabaladı durdu. Geçmişin kralları ya da asilleri bunun için yanlarında hekimler, simyacılar ve büyücüler beslediler. Zamanımızda ise ilaç endüstrisi özellikle genç kalmayı, yaşlılığı yavaşlatmayı öngören birçok girişimde bulundu. Gerçekten de insanlar bu kapıyı zorlamak için hayli mesai ve maddiyat harcar oldu. Sonunda ölümlü olmanın hakikati gözardı edilerek ya da unutturularak oluşturulan çok büyük bir piyasa oluştu. Peki ölümsüz olan nedir? İnançlarımız bize yalnızca Allah’ın ölümsüz olduğunu söylüyor. İnsanın bununla ne olmak istemektedir? Elbette Tanrı olmak. Peki bu nasıl olacak?
Bu konuları tartışamaya açan ve oldukça popüler bir yazar olan Yuval Noah Harari. İsrail’de yaşayan bir Filistinli. Yayınladığı kitaplar dolayısı ile başlayan tartışmaların izini sürmek gerekir mi bilmiyorum. Ancak insanın ölümlü olmaktan kurtulma çabası, ilerleyen teknoloji ve tıp ve son olarak son küresel toplantılarda dünya elitlerinin ortaya koyduğu çarpıcı düşünceler ilginç gelebilir.
İnsanın geçirdiği evrimi konu alan kitaplarında (Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi ve Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi) insanın tarihsel ilerleyişi ile doğadan başlamak üzere birçok alanı kontrol altına aldığını ve denetleyebildiğini söylüyor. Kendisinin hayvanın evrimleşmiş şekli olduğu halde, içinden çıktığı türü denetim altına almasının son aşaması olarak, yeni ulaştığı tür olan “insanı” da kontrol edebilir ve yönlendirebilir noktaya geldiğini anlatıyor. Bugün bilimsel keşiflerin geldiği noktaya yakından bakıldığında sürecin kusursuz insan noktasına doğru evirildiğini görüyoruz. Peki bu kusursuz insan şu anki zaafları ile oluşabilir mi? Her şeyi gören ve son karar verici olarak Allah’ı bilen bir varlıktan bu endişeler nasıl giderilir? Şu an içinde bulunduğumuz durumun “son doğal insan sürümü” olarak görüldüğü, yakın bir gelecekte biyoloji, siborg ve inorganik mühendislik çalışmalarının yeni bir türle karşımıza çıkacağı belirtiliyor. Son doğal insandan kasıt, son özgür insan da olabilir. Milyarlarca insanın adeta vazgeçilmezi haline gelen akıllı telefonlardan elde edilen verilerin kopyalanarak ileride kullanılmak üzere depolanması sürecin ilk ayağını oluşturuyor. Böylelikle zihinler ve bedenler, gücü elinde bulunduranlar tarafından kontrol altında tutulabilecek. Tereddütler, acabalar ayıklanabilecek. Beyindeki doğru noktalara ulaşılıp komutların verilmesi halinde insanın istenen duruma göre yönlendirileceği bir aşamaya gelebilecek. Artık devreye bilince sahip olmayan yeni zekâ türleri giriyor. Hariri, insanlığın inorganik bir dünyaya ve algoritmalar evrenine doğru sürüklendiğini anlatırken, zamanla organik yapıların hızlı bir biçimde artık düşünebilen makinalar tarafından işlevsiz bırakılacağı sonucuna varıyor. Böylelikle insanlık tarihinde yeni bir sınıfsal düzen ortayla çıkacak. Küçük bir zümre tarafından kontrol edilebilen, düşünen ve karar veren insan-makinalar ve diğerileri. Bu çoğunluğa sürümü yükseltilmeyen insan toplulukları kategorisi adı verilmekte.
Burada karar verici ve yönlendiriciler, devasa bilgi akışını elinde bulunduran küçük bir azınlık. Ya da kendilerinin tabiri ile tanrı-insanlar. Kitle iletişim araçlarının insanların vazgeçilmezi haline gelmesi doğal olarak bu akışı ellerinde bulunduranlara çok üstün bir avantaj sağlıyor. İki alan; yapay zeka çalışmaları ve bioteknolojik uygulamalar, insanlığa veriler evrenine sahip olanların öngöreceği yeni bir dine tabi olmalarını öngörüyor. Bu “tekno-din” oluşturduğu bağımlı organizmalara hükmederken; neyin doğru ve neyin yanlış olduğu, kahinlere dönüşen yapay zekalar yoluyla belleklere işlenebilir. Bugünün dünyası belki de bunun çok basit bir evresini yaşıyor. İnsan bağımlılıklarını gözden geçirdiğinizde durum açıkça görülebilir. Maddeye göre şekil ve düzen almış insan davranışlarının en belirgin göstergesi, akıllı telefonlar ve bilgisayarlar karşısındaki tutumlarımızdır. Bilgi edinim yöntemlerimizde, bilgiyi işleme tarzlarımızın ilk yönlendirimi arama motorları aracılığı ile yapılıyor. Şu an itibariyle birkaç kişinin arasında yaptığı bir konuşmada geçen konuların telefonlarınızı açtığınızda reklam olarak karşınıza çıkması neye işaret ediyor bir düşünün. Bu durum zihnimizin arka planında nasıl bir düşünceye inşa ediyor olabilir?
Maddenin insanı belirlemesi ve kontrol etmesi insanoğlunun karşılaştığı yeni bir durum değil elbette. Bunu putperestliğin öyküsünde de görebiliriz. İnsan, inandığı yaratıcının bir kısım işlevlerinin ve meziyetlerinin yüklendiği ikonlar aracılığıyla düşünmeyi ve hareket etmeyi bir inanç biçimi olarak görebilir. Ki biz buna literatürümüzde şirk diyoruz. Putların ikonlara, ikonların makinalara, makinaların yapay zekâlara evrildiği bir süreci yaşıyor olmamız bilenler için şaşırtıcı gelmeyebilir. Ancak bunun ötesinde karmakarışık gelen ilişkiler bütününe açık bir göz ile ya da kalp gözüyle bakmanın önünde ne gibi engeller yükseliyor, belki bir farkediş meselesi olarak buradan başlamak gerekir. Her başlangıç ise sahici bir soruyu içinde barındırıyor: Şeytan bunun neresinde?
