Şehrin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri, zenginleri, asilleri, burnundan kıl aldırmaz müstekbirleri toplandılar ve içlerinde türlü vehim, ağızlarında homurtularla yaşlı adamın mütevazi evine geldiler. Yüreklerindeki öfke dillerinden döküldü; Ey Ebu Talip, dedi içlerinden biri; “Artık yeter; Yeğenin yoldan çıktı!” Sonra en kibirlisi aldı sözü. “Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inançlarımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Vallahi, artık bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla itham etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz! Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız! Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil”
Orada dedi İhtiyar, gidin O’na söyleyin.
O’na gittiler. Bağdaş kurmuş oturuyordu. Başını kaldırıp gelene baktığında, gelen, O’nun bakışlarından gözlerini kaçırarak konuştu. Birlikte geldiklerine, yoldaşlarına yaslanarak konuştu. Konuşurken gözbebeklerinin iriliği kerpiç odayı dolaşıp durdu;
“Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki, sen aramızda şeref ve soy sop üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin. Ancak, sen, kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin; tanrılarını ve dinlerini kötüledin; onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını kâfir saydın. Şayet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!”
O; Efendimiz, halimiz halvetimiz, “Söyle, ey Velid’in babası, seni dinliyorum!” deyince, adam tekliflerini sıralamaya başladı: “Sen ortaya attığın bu meseleyle şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın! Eğer bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım! Yok, eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evham, cinlerden perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise, doktor getirtelim, seni tedavi ettirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım!”
Kibir, tekliflerini yaptı ve sustu. Konuşma sırası O’na geldi. “Ey Velid’in babası! Söyleyeceklerin bitti mi?” diye sordu. Evet cevabı gelince, “O hâlde, şimdi sen de beni dinle.” dedi ve Fussilet Sûresi’nin 1-36 arasındaki Ayetlerini heybet içinde okumaya başladı: “Ha Mîm! Bu Kur’ân, Rahman, Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmedir. Bir kitaptır ki, âyetleri Arapça bir Kur’ân olmak üzere anlayacak olan bir kavme açıklanmıştır; hem Cennet’i müjdeleyici, hem (ateşten) korkutucu olarak… Fakat, onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar, dinleyip Hakk’ı kabul etmezler.” Sûreyi secde âyetine kadar okuyup secde eden Efendimiz, tekebbür ehline döndü ve “Ey Velid’in babası!.. Okuduklarımı dinlediniz! Artık gerisini siz düşünün!” dedi. Ülkenin ileri gelenleri toplandı. Vezirleri, din adamları, kahinleri… Sonra kral girdi içeri ve önünde secde edercesine eğildiler. Bütün gözler kenarda dimdik duran bir avuç topluluğa çevrildi. Kralın yanı başında itibarlı bir elçi. Tazimde bulunarak söz aldı; “Şu bizim aramızdan kaçıp gelen ve size sığınan topluluk yoldan çıkmış bir topluluktur. Onları bize geri ver de yola getirelim.” Gelenler içinden biri öne çıktı ve konuştu: Ey Hükümdar! dedi, “Ben üç söz söyleyeceğim. Eğer doğru söylersem beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın! Söyle şu adama, dedi, “Biz, tutulup efendilerimize iade edilecek köleler miyiz?” Kral, Ey Amr dedi, “Onlar köle midirler?” Amr, hayır dedi, “Onlar şerefli ve hürdürler.” Sor şu adama dedi, biz, haksız yere birinin kanını mı döktük ki kanı dökülenlere geri
verileceğiz? Kral Ey Amr dedi, bunlar haksız yere her hangi birinizin kanını mı döktüler? Hayır dedi, “Onlar, bir damla kan bile dökmediler.” Sor şu adama, dedi: Halkın mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef bulunduğumuz mallar mı var? Hayır, dedi, “Onların bir kırat borçları bile yok!” Bunun üzerine Necâşî, “O hâlde, siz bu adamlardan ne istiyorsunuz?” dedi. Amr, “Onlar ve biz bir dinde idik. Onlar, dinimizi bırakıp yoldan çıktılar. Muhammed’in dinine tâbi oldular!” diye cevap verdi.
Zorluk, fedakarlık ve azamet zamanları… Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te Tevhid’in açık ve amansız düşmanları: Mekke’nin fethinden, yani Allah’ın izniyle güç ve egemenlik Müslümanların eline geçtikten sonra bu zalimler nereye gitti? Ya da gittiler mi? Elbette hayır. Dün, Cemel, Sıffin ve Harre’de gücü ele geçirdiklerinde yaşadıklarımız tarihimize ibretle levhaları olarak kazındı.
Ya bu gün?
Heyhat; yaramız sıcak dostum. Sırtımızda kurşun, karnımızda çocuk ölüleri, mendilimizde gözyaşı, gömleğimiz kan.
Geç anladık bahar kendi çocuklarını verir toprağa ilkin… Ahh geç anladık. Yolunuz mazlumu dilsiz, fakiri öfkesiz kıldı. Dibini göremediğimiz sulara saldınız bizi. Şimdi firavunun kanlı ellerini yıkıyoruz iki büklüm. Şimdi atılan her asa yutar mı acılarımızı bilmem. Oysa ceketimizin hiç düğmesi olmadı diye, kulaklarımız çekilmekten kırmızı dergahlarda. Bebelerimiz şeytani planlarınıza doğuyor. Payımıza düşeni yaşadık sonrası ıvır zıvır. Kanın ağladığı zamanlara geldik. Susmayıp kalibresiz gevezelere bıraktık sözü. Bizi şehrin dedikodularına bıraktınız ıssız. Şimdi söz dağınık fikir darmadağınık.
Elleriniz çok kirli, iz bırakışınız ondan. Yol önerdiniz tepetaklak ve riya kusmuğu sözleriniz. Ham gürültüler çıkardınız yaşarken muhteşem insanlık üstüne. Bozuk rüyalardan hikmet devşirdiniz yalan yanlış ve yol dediğiniz miyop biraz da astigmat. Her konuşmanız eksik, içimizin ülser oluşumuz bundandır. Her değeriniz fast food. Kapınıza gelen yalınayak. Baharı gelmemiş coğrafyanın çocuklarına bilinçaltı pas pompaladınız habire. Gülme şerhiniz hep ağlattı bizi. Düşman diye attığınız her kurşun dönüp bize dokundu. Üstüne söylediğiniz her nutuk vicdanları parçaladı. Vefa delikanlılığımızın sonuna konmuş bir noktadır şimdi. Acılarımızın diyetini kim ödeyecek. Bedel ödedik ve anladık ince bir üfürükmüş ömrünüz.
Oysa rüzgar yüklü atlarımız vardı bizim. Hangi yana dönsek yoksunluk hangi yana dönsek yoksulluk. Ne kadar çok eşya olduk, dallarımızdan çaputları söktük bu yüzden. Canı cehenneme haklarınızın, ilanlarınızın 5 yıllık 10 yıllık planlarınızın, analizlerinizin. Uykularınızı basacak bir gün bu cinnet. Taşlamalı emperyalizmi ve duamızı koruyalım/ entemevlana fensurna alelkavmilkafirin/ bir ateş yakmalı ortasında Afrika’nın Ömer Muhtar’ı çağıran. Okuduğumuz kitap bir devrim gibi yürümeli yeryüzüne/Malcom’un konuşmalı yeniden Harlem sarsılmalı. Ebuzer yürüsün çölden/ Hüseyin kalksın gelsin üstü başı kan-revan/ çocuklar koşsun oynasın gölgeleri emin. Tankların üstünde Aliya; ‘hayyaalel felah!’
Dün asabiyetin zehirli tılsımıyla vurdular bizi, bu gün din adına bağlanır dillerimiz. İktidarlara amade din birbirimizi yok etmemiz gerektiğini telkin eder. Mezhep ve meşrepler adına bilenir savaş baltaları. Hangi kutsala sarılmışsak o kutsal üzerinden karılıyor oyun. Hançeremizde tekbir sesleri ile firavunların ehramlarına taş taşınır. Kafirin silahı ile kafasına sıkan mücrimlerden başkası kalmaz geriye. Vurdukça ve vuruldukça küresel efendilerin enseleri kalınlaşır, kahkahaları daha bir gür çıkar. Kutsal cihadınız mübarek olsun. Dininiz hakkı için birbirinizi kesin ve satılmış ruhlarınıza atılan bir parça kemik olsun cennet. Malcolm’un söylediği gibi; “Ben özgürlüğe inanan bir dine inanıyorum. İnsanlarımın özgürlüğü için savaşmamı engelleyen bir dine inanmamı isteyenlere, dininizin cehenneme kadar yolu var.”
Bir ülke ki ismi şeyhefendilere, hocaefendilere çıkmış din baronları tarafından oluşturulan hiyerarşik sistem ile, yukarıdan aşağıya doğru yapılandırılan emir komuta zincirleri milyonlarca gönüllü köleye din adına tahakküm eder. Gittikçe muhafazakarlaşan devlet içerisinde cemaatleri adına alan açmak amacıyla her türlü hileyi, düzenbazlığı ve spekülatif evrilmeyi mübah olarak görür. Ürkütücü yüz, adına “Parelel Yapı” denen organizasyonun deşifre edilmesiyle ortaya çıkar. Devleti ele geçirmek için küresel güçlerle işbirliği yapan bu yapı yalnızca bir örnek midir? Uzun yıllar boyunca devleti ele geçirerek, kontrolünü elinde tutup ana sisteme teslim etmeye matuf bu çok boyutlu organizasyon güç kaybına uğrasa ne olur? Uyuyan hücreleri engerek tıslamasıyla aramızda dolaşır. Heyhat devlet içerisinde oluşan boşluk başka dinbaz odaklar tarafından hızlı bir biçimde doldurulmaya çalışılır.
Sivil toplum örgütleri görünümlü sentetik itikatlar hırsla devletin imkanlarına teşne. Su bulanır, hava puslanır. Ehliyet ve liyakat dergahtan kovulunca devlet kademelerini hangi cemaatin emrine verilmişse o cemaate kul olup olmama üzerinden bir yapı oluşturulur. Ülkenin geçirdiği acı tecrübeler daha vahim hatalar yapılarak tekrarlanır.
28 Şubat gibi ülkedeki inançlıları ve değerlerini ezmeye dönük süreçlerin aktörlerini şimdilerde takkeli ve seccadeli makyajla yeni kudretin yanında görmek nasıl bir dinin köpürtüldüğünü bilmek açısından ibret vericidir. Bu, dilbaz ve ahlaksız şürekanın yıllar boyunca adaletten ve özgürlükten yana ses vermiş olan, modern ve postmodern saldırganlara karşı her zaman doğru sözü söylemiş, bedelini de defalarca ödemiş derginize bile sataştıklarını görünce dillerimiz tutulur. “Ne yapıyorsunuz, yıllarca eğitimin tek hakimi olmanıza rağmen batıda gençliği küresel sermayeye, doğuda terör örgütüne teslim ettiniz. Şimdi ise dindar gençlik adı altında yürüttüğünüz çalışmaların ne denli boş, içeriksiz ve anlamsız olduğunu görmüyor musunuz? Dün zalimlerin yanında saf tutanların şimdi sizin fanatik sözcünüz ve savunucunuz olmaları bir şeylerin ters gittiğini anlatmıyor mu?” Dersiniz, yafta sizin boynunuzdadır. Darağacı hazırdır ve tekmeyi vurmak alçaklar sürüsünün şehvetine bahşedilir. Keşke zorluk günlerinde omuz omuza yürüdüklerimiz çekseydi ipimizi acısı yüreğimize oturur.
Yaramız sıcak dostum. Kalbimize saplanmış hançerin yakıcı ışıltısı bu. Kimse umursamaz Beytül Makdis’in duvarlarından sızan acıyı. Kardeşinin kanıyla ellerini yıkayan bu cinnet İbrahim topraklarını berhava eder. Evlatlarını doğrayan bir ümmet için insanlığa söylenecek hangi söz, tutunacak hangi sahici yürek, gidilecek nasıl bir yol kalır?
