Ana Sayfa Yürüyüş Seyir Defteri Meseleye Notlar XVIII

Meseleye Notlar XVIII

 *Her şey akıyor. Durmaksızın akıyor. Zamanın ötesine geçiyoruz bazen. Kendimizin de ötesine… Çok şey dilemiyoruz. Tanrı elimizden tutarsa. Elimizin üstünde olursa eli. Belki daha iyi biri olabiliriz.

 *Duruşumuzun, direnişimizin ve sözümüzün şafağı sustu. Hicretin mübarek olsun Sayın Karakoç. Şu misal her şeyi anlatıyor: Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Beyefendi anlatmış idi. Lüzumuna binaen yeniden paylaşmak zarureti hasıl oldu: “Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı iken Sezai Karakoç’u ziyarete gittim. ‘Üstadım, Diyanet olarak sizi hacca davet ediyoruz.’ dedim. Sezai Bey, ‘Bana hac henüz farz olmadı. Farz olduğu zaman giderim inşallah’ dedi. Ben tekraren, ‘Efendim, Diyanet olarak sizi biz hacca götürmek istiyoruz’ deyince ‘Ben milletin parası ile hacca gitmem’ diye cevap verdi. Bunun üzerine ben kendisine tekraren, ‘Üstadım, ümmeti Arafat manifestosundan niçin mahrum ediyorsunuz’ deyince Sezai Bey: ‘Hoca! Arafat’a manifesto yazılmaya gidilmez, Vakfe’ye durmaya gidilir’ dedi.”

 *Sonra Prof. Dr. Teoman Ş. Duralı Beyefendi sırlandı. Bilgeliğin çerağı söndü. Zamanın, tarihin ve coğrafyanın Anadolu’daki mütevazi kalbiydi. O’nun için şu kelimelere sığındım: Siz var ya arı duru yüzünüz/ Hesapsız bir zamanı mühürlüyor/ Yaklaşmakta olana yaklaşıyor/ Gibi pürüzsüz.

 *İnsana, olgu ve oluşlara dair sahici dertlenmeleri olan bir dost. Fatsa’da bir Deniz Feneri olan Sabri Üre sessizce göçtü fani olandan baki olana. Ekranlara, görüntülere düşmeden; dostlarının, öğrencilerinin yüreklerinde hatırı sayılır bir şahitlik bıraktı ardında. İyilerden bildik kendisini, Allah adamlarından olduğuna şahitlik ederiz. Rahmet olsun.

 *Gülen Defter Ağlayan Kitap: Yaprakları kar beyazı bir defter, yanıbaşına konan kitaba göz ucuyla baktı. Hoş geldin dedi ve ekledi ‘çok yorgun görünüyorsun üstelik epey hırpalanmış.’ İçimde taşıdıklarımı bilsen beni anlayabilirdin, diye cevap verdi Kitap, bitkin bir ses tonuyla. Tertemiz yapraklarının gıcırdatarak konuştu Defter, ‘Benim öyle bir derdim hiç olmadı. Gördüğün gibi pırıl pırılım. Bir kelime dahi yüküm yok.’ Fark ediliyor dedi Kitap; içinde bir değer taşımayan dışarıya ne söyleyebilir ki?

 *Dünyada milyonlarca makina milyonlarca insanın öldürme güdüsünü kamçılıyor. Oyun konsülleri hırs küpü katil adaylarını tedrisattan geçiriyor. Ekranlara kan banyosu yaptırmanın dayanılmaz sarhoşluğu ruhları lime lime ediyor. Kendinden geçmiş canavarlar bir an önce sanal ortamdan fırlamak için gün sayıyor. Sanalın doyumuna ulaşmanın bir sonraki adımı maktulü sokaklarda aramak. Nefret tezgahını uzaklarda kurmuyor. Şuracıkta yanıbaşımızda her türlü ekranın yakıcı ışıltısında… Makinalar hayatı devralıyor. İnsanın geleceği yeniden tasarlanıyor.

 *Herkes gitti. Boş bir dünyaya bakıyorsunuz. Aklı çelinmiş, ruhu satılığa çıkarılmış bir dünyaya… Her iyi şey çekip gitti. Çürümüşlüğün yeryüzüne sinmiş kokusu genzinizi rahatsız etmiyor artık. Daha; biraz daha kirlenelim. Hayatımızın teslim alınmışlığı ile bitmeyecek süreç önümüze seriliyor. Düşlerimiz üzerine yapılan çok boyutlu ve çok fonksiyonlu pazarlıklar, sistemin kendini tanrısal bir geleceğe hazırladığını gösteriyor. Her değer varoluş anlamını kaybediyor… Kendisine yüklenen yeni anlamlar üzerinden kuruluyor evren. Yeniden. ‘Daha’ bu yeninin içinde en sihirli kelime. Açıktır ki ne sahici sorularımız var ne de bir cevabın peşindeyiz. Tabi olduğumuz ve yüzyıllardır içinde yürüdüğümüz medeniyetin anlam kodlarını kaybettik. Geldiğimiz nokta, büyük bir yükten kurtulmuşluğumuzun mutluluğu ile bize anlam kazandıran ne varsa hepsinin köküne kibrit suyu dökmek. Artık daha ile başlayan arzularımızı kamçılatabiliriz.

 Daha çok hırs daha çok haz daha çok görünürlük daha çok bilinirlik… Bunları konuşmak gerekiyor. Üzgünüm yoğun bir dilsizleştirme çağını yaşıyoruz. Ortalıkta dolaşan ise insan adına, din adına, kültür adına ya da her şey adına anlamsız bir uğultu.

 *Yeryüzünde iddia sahibi tüm tecrübeler ya buharlaşıyor ya da mutasyona uğrayarak dönüşüyor. Gerçeklik algısı kayboluyor. Kitle iletişim araçlarının dizayn ettiği sanal bir zamana doğru akıyoruz. İnsan kalarak direnmeye çalışan kim varsa bu gidişin amansız düşmanı. Birey adıyla üretilen yeni bir tür, insan öncesi beşer fonksiyonları üzerinden tüm hatları ile yeniden kurgulanıyor. Artık öznellik, ayartılmış bir toplumda rol ifa edebilecek bireylere hasrediliyor. Varlığın kendisine yabancılaşması, çevresine karşı duyarsızlaşması böylelikle egoist bir yaratığa dönüşmesi demek olan bu durum felaket endüstrisinin çarklarını çeviriyor. Bunu yalnızca Batıya hasredip gönül rahatlığı ile işimize bakamıyoruz. Artık evren modern dönemlerde olduğu gibi karşıtlıklar üzerinden tanımlanmıyor. Coğrafyalar, yönler, ideolojiler üzerinden algılanmıyor. Kimsenin ne denli dindar olduğu önem taşımıyor. Aranan nitelikler net; kullanışlı, elverişli ve uyumlu. Yani insan gibi görünen ancak kopyası olarak inşa edilen ve insan fonksiyonlarını ifa ederek insanın yerine talip olan sanal bir görüntü. Bu görüntü Baudrillard’ın vurguladığı gibi “üretmiş olduğumuz birey, kendisine karşı duyduğu mutlak kaygıdan dolayı, göklere çıkardığımız ve kendisini acizliğinde bile insan haklarının her türlü tüzel kalkanıyla koruduğumuz işte bu birey, Nietzsche’nin sözünü ettiği son insandır. Kendisinden ve kendi hayatından yararlanma hakkı olan son varlık, son birey, gerçek bir alçaklık ve üstünlük umudu olmayan bireydir.”

 *”Hapisteyiz. Çıkmaya çalışmak yerine ‘koğuş ağalığı’ kavgası yapıyoruz. ‘Kümes teorisi’ diyorum buna. Tek çıkış yolu, kendini aşan bir ‘Teklif’ sahibi olmaktır. Bir insan kendini aşan bir ‘fikr’e sahip değilse ya kendiyle uğraşır ya başkalarıyla savaşır.” Böyle diyor İhsan Fazlıoğlu Teklif’in yola çıkışı için… Yaklaşık bir yıldır düşüncesi devam eden Teklif Dergisi, “İnsan, insana ancak teklif eder” mottosuyla yayın hayatına başladı. Bereketli olsun.

Exit mobile version