Ana Sayfa Yürüyüş Seyir Defteri Meseleye Notlar XII

Meseleye Notlar XII

Ne güzel söylemiş Büyük Usta;
“Bir anadan dünyaya gelen yolcu Görünce dünyaya gönül verdin mi? Kimi büyük kim böcek kimi kul Merak edip hiç birini sordun mu? Bunlar neden nedenini sordun mu?”

“Kırşehirli mahalli sanatçı Neşet Ertaş’ın derlediğin bir Orta Anadolu türküsü dinleyeceksiniz şimdi…” Anadolu insanının kulak aşinalığı ile dünyayı anlamaya çalıştığı yıllar… Radyo yılları… TRT spikerinin mahalli sanatçı kategorisine hapsettiği büyük usta böyle anons edilirdi. Yurdun her köşesinde sedirine çökelmiş babalar, amcalar, dayılar, anneler, teyzeler, halalar… Karşılarında harlanan ocağın aydınlığında transistörlü bir radyodan çıkan sese dikkat kesilirlerdi. Ses yabancıydı. Mekanikti ama farklıydı. Kendileri gibi konuşmuyordu. Tınısında hep emir kipi gizliydi. Sanki biz ne söylersek ona inanacak, neyi anlatırsak onunla hayatınıza yön vereceksiniz, der gibiydi. “Ajans” dedikleri saat başı haber bülteni zamanı gelince herkes pür dikkat olmak zorundaydı. Önce birkaç bip sesi gelir kulaklar hizaya alınır, büyükler küçüklerin gözlerine hızlıca işaret çakar ve tekmil beklenirdi. O dönemde büyüyen çocuklarda bu bir alışkanlık haline almış ve daha sonraki dönemlerinde yaşamlarının kıstası olmuştu: Rahat, hazr’ol, işine bak! Bulaşık yıkanacak ya da dedikodu yapılacaksa bir kenara bırakılır ve herkes Ankara’dan gelen metalik sese dikkat kesilirdi. Bu sesin anlattığı her şey emir telakki edilir. O açıdan kahramanlık türküleri eşliğinden askerin yönetime el koyması da olağan bir vakıa olarak sindirilir. Hatta darbe yapmak isteyenlerin ilk ele geçirmek istediği yahut geçirdiği mekan Ankara Radyosu olurdu. Burayı ele geçiren yapacağı darbenin yarısını otomatik olarak halletmiş sayılırdı. Bir keresinde yine bir cunta, kafasına esmiş darbe için harekete geçmişse de radyoyu ele geçiremediği için başarısız olmuştu. Hasılı, Allah devletimize zeval vermesin duaları eşliğinden vatandaş işine gücüne bakardı. Ta ki karar verme yetkisi yani oy sandığı önüne geldiğinde gereğini yapana dek. Uzun zamanlar milletin bu suskunluğu hakir görülmüştü. Aşağılanmıştı; lakin buna cür’et edenler her zaman alınlarında kara bir leke ile dolaşmışlardır. İşte bu taifenin resmi-haki sesi, Neşet Usta’dan böyle söz ederdi: Kırşehirli Mahalli Sanatçı. Hepsi kayboldu gitti. Tarih tüm tekebbürü temizleyip çöpe attı. Yalnızca içten ve berrak bir ses nesilden nesile akmayı sürdürdü:

“Garip bülbül gibi feryad ederiz Cehalet elinde küsmü kederiz Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz Dünya senin vatanın mı yurdun mu?”

***

“Sukût suretinde çok koyu düşer ses…”
Uzun yıllar sustu Sayın Pakdil. Bu susku umutsuz ve geri çekilme değildi. Dervişçe, sözce, inanmışça bir duruşu kalbinde saklıyordu. İnsanı savunuyordu insana karşı. İnsanı yani eşref-i mahlûkatı… “Benim devrimciliğimin temelini, İslâm dinine olan sarsılmaz bağlılığım oluşturur.” demişti bir keresinde. Bizim için de kapısında duracağımız bir tarif olacaktı bu. Neden büyük boy bir dergi çıkarıyorsunuz? Nasıl bu kadar içten bir tarz oluşturdunuz sorularına vereceğimiz en güzel cevap Pakdil Usta’nın dergâhında harlanmamız olacaktır. Bizi anlamak isteyen Sayın Pakdil’in kitaplarıyla hemhal olabilir. Dostluğu, aşkı, yalnızlığı, duruş sahibi olmayı öğrendiğimiz devrimci ağabeyimizi dualarımızla selamlıyor ve sözü edeben O’na bırakıyoruz: “İnsanın bazen kendini yalnız duyumsaması, bu yalnızlığından korkması, kendi kendine üşümesi olur ya; işte o zaman, yanına gitmesini, varıp görmesini dilediği biri olur ya; o biri O olurdu: ulu ağaç gibi. (Yalnızlığımız dağılırdı, üşümemiz giderdi, umutlu yanımız yeniden devinimleşirdi, birden en önüne sıçrardık kavganın; sığamaz olurduk yeryüzüne). Çok insanı O’nun yanından yeni bir güç kazanmış olarak ayrılmış görürdüm: Plautus oyunlarının birinde, şöyle söyletir bir kahramanına: ‘Yüreğimiz var, var ama yüreğimizi dayayacak bir yer yok’ (: İşte o yer oluyordu kendisini tanıyanlara O)”
*Bağlanma-Fethi Gemuhluoğlu için…

Exit mobile version