Meseleye Notlar IX

TEVEKKÜL HALİMİZ
Evveli ve ahiri kutlu bir yürüyüş duasıyla. Sahibi belli kalbimizin aklımıza feraset, gözlerimize basiret, kalemlerimize asalet ve ayaklarımıza kuvvet vermesi temennisiyle. Hal budur ve hal hiçliğimizin beyanıdır. ‘Her şey’ ne kadar büyük, kalabalık, tedarikli olursa olsun ‘Hiçiz’ hamdolsun.

   Nice az bir topluluk, nice her şeye malik oluşu ile kibirlenenleri derdest edip tarihin karanlığına raptetti. Buna inanır ve mürekkebimize ona göre hiza veririz. Başımıza gelen musibetleri kendimizin eksikliğinden bilir, kendimizi hesaba çeker ve kendimizi yalnızca Allah’a havale ederiz. Yapmamız gerekirken yapmadıklarımız yakamıza yapışınca edeben ve usulen boyun büker önce kendimizden sonra etrafımızdan helallik dileriz.
Helallik dileriz çünkü emeğin helali ile büyüttüğümüz çocuklarımızın kuracağı bir dünyadır dualarımızda olan: Rabbimiz bizi ‘hiç’de mukim kıl, ‘her şeyin’ cezbedici esaretine karşı bizi ve nesillerimizi uyanık tut. Rabbimiz sensiz her adım boynumuza geçirilen zincirlerden bir halka olarak helakımızın ilanıdır. Bize böyle bir bedbahtlığı yaşatma. Çünkü biz bilmeyiz -sen bildirirsen başkaelbette yegane bilen sensin.

DAĞIN ARDINDA KİM VAR?

Allah son çağrısını bundan yaklaşık bindörtyüzellibeş sene önce yaptı. İçimizden seçtiği bir insan, Hz. Muhammed, kendisine emanet edilen çağrıyı insanlarla paylaştı. Bu bir özgürlük çağrısı idi. Alışılagelmişliğin, çürümenin, standartlaşıp köleleşmenin genel geçer olduğu bir topluma seslendi. Herkes gibi olmaklığın getirdiği yozlaşmaya işaret etti. Gelen tepkilere hiç kimse gibi direndi. Makul direndi, tavizsiz ve amasız direndi. Açık bir kitabı ağır ağır okur gibi direndi. Okuduğu cümleler bir kentin bütün sokaklarını rahmet sağanağı gibi dolaştı. Ve sonunda emaneti boynunda taşıyan insan bir dağın üstüne çıkarak, cümlelerden damıtılmış hasılayı insanlarla paylaştı. Ve onları tek bir kelimeye çağırdı. Şöyle dedi dağın yamacındakilere; desem ki size şu dağın artında düşman, tam teşekküllü orduları ile gelmiş. Size saldırmaya hazırlanıyor, ne dersiniz? Doğrudur dediler emin olan Muhammed, seni tasdik ederiz. Öyleyse dedi, gelin ortak bir kelime de buluşalım: Lailaheillallah! Homurtular… Yüz çevirmeler… Hatta biri O’na şöyle bir sitemde bulundu: Bizi bunun için mi çağırdın buraya? Sitemlerini, hakaretlerini ve yapacağı eziyetleri toplayıp sırtına yük diye vurdular. Karısı ile beraber gafletinin ve ihanetinin hamalı oldu sonra.

    Muhakkak ki Allah’ın sözleri ve vaadi bâkidir. Her vaktin kurtuluş çağrısı olarak aramızda dolaşıyor. Lakin Rabbin sözlerini insanlar ile buluşturacak olanlardaki kimlik ve kişilik aşınması önümüzde bir dağ gibi duruyor. Peki nasıl olur vahyin mücessem hali? Rehberimizin durumunu Osman Nuri Topbaş Beyefendi’den dinleyelim: “Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi. Mülâyim ve mütevâzı idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessimdi. Akrabasına da ziyâdesiyle ikrâm ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Cömert, ikram sahibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesur ve gerektiğinde de halîm idi. Ahid ve vaadinde sâbit, kavlinde sâdık idi. Elhâsıl sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mübârek idi. Resûlullah’ın hüznü dâimî, tefekkürü aralıksız idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, yarım bırakmadan tamamlayarak bitirirdi. Birçok mânâları birkaç kelimede toplar, öyle söylerdi. Sözleri tane tane idi. Ne lüzûmundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak olmasına rağmen gâyet salâbetli ve heybetli idi. Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakk’a îtiraz edilmesinin, hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Kimsenin farkına varmadığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devâm ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Şahsî meselelerde kendisini müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girmezdi. O, kimsenin hânesine izin almadıkça adım atmazdı. Evine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi. Birini Allâh’a ibâdete, birini âilesine, diğerini de şahsına ayırırdı. Yerlere ve makamlara kudsiyet izâfe edilmesini ve meclislerde kibirlenmeye sebep olacak bir tavır takınılmasını istemezdi. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi. Kim O’ndan herhangi bir ihtiyâcını gidermek için bir şey isterse, ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun, onu yerine getirmeden huzur bulamaz, ihtiyâcı halletmesi mümkün olmadığı takdirde hiç olmazsa güzel bir söz ile muhâtabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkesin dert ortağı idi. Hangi makam ve mevkîde olurlarsa olsunlar, zengin-fakir, âlim-câhil bütün insanlar O’nun yanında insan olmak haysiyetiyle eşit bir muâmeleye nâil olurlardı. Bütün meclisleri ilim, hilim, hayâ, sabır, tevekkül ve emânet gibi fazîletlerin hâkim olduğu bir mahaldi. Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkâz ihtiyâcı belirdiğinde bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde, zarif bir îmâ ile yaparlardı.”

HANGİ DİL NEYİ KONUŞUR BİLİRİZ
Amerikan demokratik dili şöyle konuşur: Evet tüm dünyadaki demokratik süreçleri destekleriz. Ülkelerde yapılan demokratik seçimler önemlidir. Ancak bir şartla: Seçimi kaybedenlerin yaptığı gibi seçimi kazananlar da Amerikan çıkarları ile uyumlu çalışmalı. Bu küçük ayrıntının dışına çıkma girişiminde bulunan seçilenler, ülkelerinin nasıl bir akıbete katlamaları gerektiğini bilirler.
Amerika’nın demokratik dili yeryüzünde yeni bir yaşam konsepti oluşturuyor. Kitle iletişim ağlarını kontrol eden ve bu ağlara takılanları sistemli bir biçimde manipüle eden devasa bir çark sonundan insanlığı aynı anlam dünyası ve bakış açısı içerisinde eritiyor. Olan biteni iyi anlamaz, tanımlamaz ve ifşa etmezsek karşı çıktıklarımızın kölesi olmaktan öte bir köyümüz kalmıyor. Özellikle ülkemizde adına muhafazakârlık adı verilen Batılı paradigmaların başka bir versiyonu içerisine hapsedilmiş zihinlerdeki deformasyonu görememek ne kadar aptalca… Yaşam tarzı ve ilişki biçimleri muhafazakârlık üzerinden kapitalist ahlâka bağlanan yığınlar için bir gelecek yoktur. Böyle bir cinneti yaşayarak nasıl cennet düşü görülebilir ki?

YALANIN TARİHİNİ REDDEDERİZ
Arabistan çölündeyiz… Osmanlı Ordusu… Yüzyıllardır yaptığı gibi mübarek bölgeleri saldırganların, İngilizlerin ve bu emperyalistin organize ettiği Şerif Hüseyin haini ve ortakları olan Vehhabilerin saldırılarına karşı korumaya çalışıyor. Şerif Hüseyin ve Vehhabiler Osmanlı’nın ay yıldızlı özgürlük bayrağına karşı İngilizlerin telkini ile bir şeyi bayraklaştırıyorlar: Kelime-i Tevhid.

   Evet en kutsal değerimiz olan Tevhid Emperyalistlerin bayraklaştırması ile karşımıza dikiliyor. Tıpkı ataları Muaviye’nin Ali’ye karşı Mushaf’ı mızraklarının ucuna taktıkları gibi… Ay yıldızlı özgürlük bayrağına karşı köleleştirici bir bayrak dalgalanıyor Şerif Hüseyin’in elinde. Onca ihanet onca saldırı onca kumpas… Yeryüzünün en güzel devletlerinden biri ölüyor.

   Bundan sonrası daha trajik. Osmanlı’yı öldürenlerden bir zümrenin dalgalandırdığı Tevhid bayrağı ahir zaman İslamcısının elinde göklere yükseltiliyor. Aynı dini bütünler tarafından yüzyıllardır mazlumların sığınağı ve özgürlüğün sembolü olan Ay-yıldızlı al bayrak nasıl görülüyor: Tağutun bayrağı!

   Akıl tutulması böyle bir şey. Mübarek Tevhidi bayraklaştıran başka bir zümre. Yeni Emperyalist planın bölgemizde ülkemizi de içine alacak biçimde yapılandırılmasında rol alan başka bir zümre. Tevhidi içeren kara bayraklarıyla binlerce insanın ölümüne yol açtı. Adına Daeş denilen bu kara fitnenin elinden tutarak yayılmasını sağlayan en önemli ortak İsrail. Cihad yapacağız, devlet kuracağız diye onbinlerce cahili dünyanın dört bir yanından toplayarak yok edilmesini sağlayan komplonun küçük aktörü. İyi niyetler, kör inanışlar, anlamsızlık heyulası kara bir bıçak gibi ümmetin sırtını delik deşik ediyor. Bu arada İsrail. Kendisini bereketli hilalin tek hamisi gören İsrail sizce neler yapıyor? İsterseniz bir kaçını sıralayalım. Kudüs’ü ebedi ve vazgeçilmez başkenti olarak ilan ediyor. Suriye toprağı olan Golan’ı ilhak ediyor. Filistin toprağı olan Batı Şeria’yı topraklarına kendi toprağı olarak açıklıyor. General Hafter’i kullanarak Libya’nın büyük bir bölümünde etkin oluyor. Özellikle körfez ülkelerini ABD öncülüğünde ve kendi kontrolünde bir savunma anlaşmasıyla Arap Nato’su oluşumuna dâhil ediyor. Suriye’nin kuzeyi yani Fırat’ın doğusunda demokratik kantonların oluşturulmasını sağlayarak bölgede denetimi ele alıyor. Doğu Akdeniz’de oluşturduğu yeni güç dengesi ile Türkiye’yi bu bölgede etkisiz kılmaya çalışıyor.

   Bugün bu Siyonist yayılmaya karşı laf söylemenin ötesinde herhangi bir fiili girişimde bulunabilecek bir ülke bırakıldı mı? Hayır. Elbette uzun yıllar planları yapılan operasyonların doğal sonucu bu. Müslümanlar abalarının altında gizledikleri hançeri hangi kardeşinin sırtına saplayacaklarının hesabını yaparken bunlar oluyor. Bundan sonra hiçbir ülke Irak’ın, Afganistan’ın, Yemen’in, Libya’nın, Sudan ve Somali’nin başına gelenlere uzak değil. Hiçbir ülke ve bu ülkelerin içerisinde yaşayan hangi görüşten, dinden, mezhepten ve inanıştan kim var ise… Kim varsa, bilim adamı, ekonomisti, dini ve siyasi önderi, düşünürü, yazarı, şairi…

OPORTİNİST ORTA YOLCUNUN FARKINDAYIZ

   Ahmet Kaya’nın “Entel Maganda” isimli bir şarkısı var. Şarkının içinde “oportünist orta yolcu” tipli karaktersiz birinden söz eder. Yani “her devrin adamı.” Çok kullanışlıdır çünkü kendisini az bir paha karşılığı kullandırtmak gibi meziyetleri var.

    Buraya nereden geldim? İslamcı camianın bir kısmı öteden beri alışkanlık haline getirdiği üzre tefsir dersleri yapar. Bu derslere katılıp Kur’an’ın insana ne söylemek istediği üzerine yıllarca ayet devr-i daimi yapanları özellikle izlerim. Acaba toplanıp okudukları kitap bu insanlara ne kadar çeki düzen vermiştir? Ben şahsen seküler aklımla bir alimin dizinin dibi olmadan tefsire yaklaşmaya cesaret edemedim. Bir kaç denemeden sonra fiamenillah deyip Allah’a sığındım. Allah’a sığındım çünkü O’nun kudretinin dile gelmiş hali olan Mushaf ile karşı karşıya gelmek gerçeğin ötesinde hakikatli bir oluş gerektiriyor. Bu da tövbe halini aşamamış benim gibiler için oldukça ağır. Dedim ya kendi payıma düşen ile iktifa etmek en iyisi. Kanaat etmek belki de…

  Buraya geldim lakin nasıl giderim bilmem. Doğrusunu Allah bilir diyerek kadim bir tevazuya sığınayım.

    Ahmet Kaya’nın ‘oportünist orta yolcusu’ benim asıl değinmek istediğim. Dün olaya böyle teşhis koyanlar bugüne baktıklarında tanımda küçük bir değişiklik yapabilirler. Günümüzde buna ‘oportünist dinci taifesi’ diyebilir miyiz? Yani yıllarca tefsir dersleri yapan ancak okuduğu ile piyasa değerleri karşı karşı geldiğinde hiç tereddüt etmeden okuduklarını piyasaya göre tevil edip işine bakan bir taife. O kadar çoklar ve kendilerini öylesine kopyalayarak yayılıyorlar ki. Ve mutmain bir kalp ile halen tefsir derslerine devam edebiliyorlar. Uzatmadan bir örnekle nihayetlendireyim: Yakın çevredeki bu tefsirci takımlardan bir taife Kur’an’dan bir kaç ayete adet yerini bulsun diye değindikten kelli ana mesele olarak nerde nasıl dünyevi arpalık var hususunda hayli kapsamlı müzakerelerle oturumlarını bağlıyorlarmış. Hatta resmi atamalardaki hokus pokus işlerini yürütmek için iştişâre ameliyesini bile çalıştırıyorlar imiş. Miş de ne olmuş? Oportünizmin dibindeki bu mahlûkât Cennet-i alâ’ya da göz dilerek öte dünya işlerini dahi hal yoluna koyar olmuşlar. Sizce onların cennetinde bizim yerimiz olabilir mi?

TÜRLERİN EVRİMİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ

    “Tatilciler” adlı bir kabile peyda oldu son zamanlarda. Kapitalist ahlâkın ürettiği, derdest edip bir araya getirdiği bir familya. Doğal bir topluluk değiller. Sonradan üretilmiş haz ve hız ekseninde dönüştürülerek kullanıma uygun hale getirilmiş mazbut bir kitle. Kapitalizm son zamanlarda bunlar üzerinde özel planlamalar yapıyor. Yaşamlarında “Her şey dâhil” bir kesit var. Bir yıl boyunca bu “kesit” için çalışıyorlar ve zamanı geldiğinde on beş günlük bir cennete atılıp tıka basa rol kesiyorlar. Yönetimler artık bu kitleye bakarak planlama yapıyor. Örneğin kutsal bayramlar artık bayram olmaktan öte bu kabilenin sevk ve idaresi için yeniden tasarlanıyor. Ramazan Bayramı’nın “Ramazan tatili”ne evirilmesi gibi. Bu sentetik tür kendini kopyalayarak meşruiyet alanını genişletiyor. Güneşin karşısında pişirdikleri vücutları ile geri döndüklerinde kırdıkları gerdanın haddi hesabı yok. Ne yazıkk ki doğal insan türünün on binlerce yıl kışın dağ eteklerine ya da sahile yakın yerlere yazın ise yaylara gittiği artık efsanelerin konusu.

EZCÜMLE
    Bütün dağlar, dağların zikrini kalbinin ritmiyle buluşturanlarındır!;
Dağların ardında tam teşekküllü barbarlığı ile Müslüman coğrafyaya saldırmak için bekleyen çok uluslu savaş makinası hareket halinde iken, kimdir ki ihtilaf kumpasları kurar; ayrıştırıcı ve ötekileştirici dil kullanır; küçük hesaplar peşinden koşar; dini anlayışını, ırkını, aidiyetini karşısındakilere dayatır; ihanetin çetelesine ismi kara kalemle yazılır.

MİSBAH’I ÖZLERİZ
  Arafın çocuklarıydık dostum. Vuruşa vuruşa çekilen insanların son sürgünü. Gez göz arpacık bir hayata dokunduk. Biliyorum hikayemizi kimse yazmayacak. Umursamayacak bile. Yüreğimizin sesi kaç coğrafyadan sekti kimse bilmeyecek. Aklımızın çölüne kaç ideali gömdük farkedilmeyecek. Erken ölenler kervanı bu. Sanılmasın ki ruhumuz şimdi terketti bizi. Hayır içimize kaç darp izi gömdük. Kırdı kalbimizi her defasında tutunduğumuz ne varsa. Kimse farketmedi bunu. Şimdi; tabureleri diz, masayı hazırla ve sıkı bir çay demle… Yaklaştık dostum.

Exit mobile version