Denizden Gelen Şarkı
Onlar iyi insanların kabilesi İdi. Barış içinde yaşar, işlerini savaşmadan görürlerdi. Toprağı ekip biçer, avlanırlardı. Hepsi de usta birer el sanatkarıydı.
Çevrelerinde yaşayan kabileler hiç de barışsever değildi. Zapt etme ve yakıp yıkma hayat tarzlarıydı. Hepsinden çok ise Choctaw’lar savaşı severdi. Dört bucakta dolaşırlar, ovalarda, ormanlarda, bataklıklarda vuruşa dövüşe giderlerdi.
Bir gün Choctaw kabilesinin reisleri Biloxi’lere savaş açmaya karar verdi. Bioxsi’ler savaşı istemiyorlardı, fakat korkmadılar da. Kendilerine savaş ilan edildiği haberini alınca topraklarını savunmak için ne lazımsa yapmaya karar verdiler.
Chotaw kalabalık ve vahşi bir kabileydi. Az zamanda Bioxsi’leri bozguna uğrattılar. Bioxsi kabilesi geri çekilmeye başladı. Çekildiler, çekildiler, taa Pascagoula Körfezi’ne kadar… Körfez büyük, yeşil denize açılıyordu. Artık çe ilecek yer yoktu. Yemyeşil oynayan sular hariç… Kabile halkı suyun kıyısında bir kale inşa edip içme girerek saklandı.
Korkunç vuruşmalarla dolu günler geçti. Savaş her gün biraz daha yıpratıyordu Bioxsi’leri. Ve şimdi bir düşmanları daha vardı; Açlık! Ava çıkamıyorlar, depolarındaki erzak gün geçtikçe azalıyordu.
Bir gün Bioxsi reisleri savaş meclisini topladı Çepeçevre düşmanlar kuşatılmışlardı ve yiyecekleri bitmek üzereydi. Ne yapacaklardı? Teslim olmak mı? Eğer teslim olurlarsa bu savaşçı kabile onları işkence ile öldürürdü Gölgeler gibi sakin çehreli yaşlı reisler yuvarlanıp giden bulutlar gibi derin bir sesle konuştu. Genç savaşçılar gözlerinden kıvılcımlar saçarak, keskin rüzgârın ısıran diliyle konuştu. Hepsi de tek bir çıkış yolu görüyordu: Denizi Hep beraber denizin yeşil dünyasına gitmeliydiler
Orada Choctaw’lar onlara saldıramazdı. Orada açlık korkusu, işkence korkusu olmayacaktı. Orada barış içinde yaşayacaklardı.
Herkes bu kararı kutsal bir tören havası içinde onayladı. Müthiş maceranın zamanını kararlaştırdılar. Ulu denize giden kapıyı reis açacaktı.
O büyük gün geldi. Güneş pırıl pırıl doğup yükseldi. Rüzgâr cesaret veren kelimeler fısıldıyordu. Denizin kıyısı altın renginde parıldıyordu.
Reis kapıyı açtı ve çıktı. Peşinden ihtiyar meclisi üyeleri geliyordu. Başları vakar içinde dimdik, son şarkılarını söylüyorlardı. Onları genç savaşçılar takip etti. Bakışları ufukta, korkusuz, reisin meydan okuyan şarkısına eşlik ediyorlardı.
Sonra kadınlar ve çocuklar… Herkes korkusuzca, aynı şarkıyı söylüyordu. Güneş ışığında savrulan sabah rüzgârı gibi sevinçli bir ses vardı herkeste. Hep beraber yürüdüler.
Derin ve yeşil ve ucu bucağı olmayan denizden gelen beyaz köpüklere ilk giren reisti İhtiyar heyeti onu takip etti. Hep beraber denize yürüdüler. Su, şarkılarını bastırana ve başlarını örtene kadar yürüdüler.
Sonra genç erkekler geldi, okları ve yayları ile beraber, ölümsüz hayatın ve korku bilmeyen kahramanlığın şarkısını söyleyerek. Şarkıları, su başlarını örttüğünde sona erdi.
Kadınlar, çocuklarının elleri ellerinde çam ağacı gibi dimdik yürüdüler. Tatlı sesleriyle şarkılarını söyleyerek, hafif hafif dalgalanan yeşil suya doğru, siyah saçları yeşil dalgalarla örtülene kadar ağır ağır, pervasızca yürüdüler.
Böylece yiğit Bioxi vahşi Choctaw’a, eğer istenirse bu dünyadan nasıl korkusuzca çekilip gidilebileceğini gösterdi.
Halk der ki, Pascagoula Körfezi’nde, güneş denizin üstünde yükseldiğinde ve kıyıdaki yeşil ağaçların üzerine sarı sarı düştüğünde yiğit Bioxı’lerin ölüm şarkısını işitebilirsiniz. Onlar şimdi körfezin dibinde barış içinde yaşamaktadır.
Çeviren: Ayşe Göktürk TUNCEROĞLU
(Haliksay) Kızılderili Hikayeleri Alfa Yayınları
