MEYDAN ORTAYA ÇIKTIĞINDA
-yürüyüş*
Ayağımı sürterek kente doğru geliyorum. Kentin silueti bir beliriyor, bir kayboluyor. Güneş tepemi iyice yakıyor. Kafamda hiç tüy yok. Kafam, bir iskeletin kuru kafasıdır biliyorum. Ölmek, elbet kolay bir şey değil. Ölü olmak ve ayakları, iki kuru kemikten başka bir şey olmayan ayakları kente doğru sürüklemek kolay bir şey değil. Göz çukurlarından gözsüz bakıyorum. Ve görüyorum. Etsiz ellerimle tutuyorum. Ayaklarım da toprağa değmekte ve dokunmaktadır. Ama nedir gördüğüm, tuttuğum ve dokunduğum? İskeletimle birlikte bir özü taşıyorum. Özümle görüyorum, tutuyor, dokunuyor ve kemiklerimi taşıyorum.
Kentten özümü attılar biliyorum. Törenle, kimileri de yalandan gerçekten gözyaşlarını dökerek, ama benden daha önce ölmüş olanların içtenliğinden çok ırak bir “güneş altı” veya “şemsiye” tiyatrosuyla birbirini aldatarak, dünyanın çekemeyip tez zamanda başından savdığı ağırlığımı bir zavallı tabuta yükleyerek, bu tabutu da rasgele kişilerin omuzlarından kaydırarak, içinden küfreden mezar kazmacı ve kürekçilerinin sabırsızlığıyla varlık yuvamızı uğuldatarak “öz’ümü attılar kentten. Yıllar geçti. “Anıldım unutuldum ve daha çok yanlışlarım anıldı. Yaşasın yanlışlarım’
Beni unutturmayan onlar. Sonra gülünçlüklerim konuşuldu sırası geldikçe. Daha doğrusu çağrışım kanunu yeryüzünden kalkmamış olduğu için. Yaşasın çağrışım kanunu. Fakat ne yanlışlıklarımın ne de çağrışım kanununun bir önemi var!
Yüzyıllar geçse de toprak kemiklerimden güçlü olsa da mezar denen duvarlar kavurup dursa da beni, kendi anladığım bir varlık düzeyinde, yakıcı güneşin altında, “öz’ümü kente doğru sürüklüyorum.
Tekrar kente varabilir miyim? Bilmiyorum. Varsam bile kent yerinde kalmış mıdır? Olup biten değişiklikler onu kent olmaktan çıkarmış mıdır? Ama bulaşmış bir yumurta aklığında mıdır kent? Beni tekrar tabutuma döndürecek midir? Yoksa ben de bir metro kıyısına yerleştirebilir miyim kış günü ısınmaya, ateşe muhtaç göğde mi?
Gölgemi güneşin boylu boyunca uzatmasına bırakabilir miyim? Gül koklayabilir miyim? Edebiyat tartışmalarına gidebilir miyim?
Çocuklara öğreteceğim kelimeler kalmış mıdır? Ev onarabilir mıyım? Nar koparabilir miyim ağaçtan? Saate durgun bir suya bakar gibi bakabilir miyim? İnsan yüzleri yanımdan otomobiller gibi akıp gider mı kentin büyük caddelerinde? Büyük kitapçılara girip kitapçı kızlardan korka korka kitap karıştırabilir miyim? Özgür dağlardan taşlar yuvarlayabilir miyim büyük nehirlere doğru?
Uzaktakilere, isimlerini kısaltarak ve sonu ooo… olacak şekilde kısaltarak bağırabilir miyim? Onları soframa çağırabilir miyim? Şu anda ayaklarımı kente doğru düzgün kesilmiş mezar taşlarının içinden şeffaf bir güç gibi geçirerek yaklaştırmak ve sürüklemek isterken bütün bu düşündüklerimden uçmuş birer hayal değil midir? Kente varır varmaz kent beni tekrar dışına fırlatmayacak mıdır? Ben bir kere ölmekle ona bu hakkı toptan vermiş olmuyor muyum? nasıl ispatlayacağım onun bu hakkının süreksizliğini? Belgesinin bir güne kadar geçerliğini. Sürgün günümün bittiğini nasıl ispatlayacağım? Kim anımsatacak onlara? Onlar unuttular belgelerin gününü tayin edenleri. Mezarlık kentini küçümsediler. Yer sarsıntısından zaman zaman yıkılan kentlerin dramını görürler ve anlarlar da ağlar ve sızlarlar da mezarlık kentindeki kıyameti umursamazlar, düşünmezler bile. Burada ayaklarını sürüyenleri düşünmezler. Kılıçların üstünden kalplerini kaydıranları akıl edemezler. Ah, süt, şarap ve su içenler! Biz çeşmesizleri düşünmeyenler! Dudakları bir “çeşme” özlemiyle çatlamış olanları vaktiyle en sevdalı sözlerle aldatmış da olsalar, düşünmeyenler’ Kendi yalancı çeşmelerinin içinden bakarak, tabiatın ucuz ışığından faydalanarak, “pahalı”lığın ne olduğundan habersiz olanlar! Ve bütün mutlulukları “habersiz olmak” olanlar…Hem ben döndüğümde kent ne derece değişmiştir? Bunu bilmiyoruz ki? O da değişecek. Hem öyle değişecek ki kent, köy dünya, ay ve yıldızlardan öte kurulu bir pazara dönüşecek Ayakta bekleyenler, susanlar, meşale gibi tutuşanlar, yananlar ve yakanlar petrol gibi tükenenler, şafak eskitenler, ikindi kemirenler pazarı Kent diyorsam bir alışkanlık bu. Dilin haksız egemenliği. Yoksa hangi kent? Surlarını Asurluların yıktığı, çamlarını asırların devirdiği, dolaylarında kadınların gebe kalmaz olduğu neslin durduğu, dağların birbirine çarptığı, yıldızların körün göz ak! Gibi aktığı bir meydan bu. İşte ben ayaklarımı, suçlardan yapılmış sırça fırçalara sürüye sürüye, – içimi kanata kanata o meydana doğru sürükleniyorum. O meydana doğru çekiliyorum.
Kimi zaman yeni gelmiş gibiyim. Ceviz ağaçlarının kokusu burnumdan gitmiyor. Sabahları annemin yaz bahçelerinde beni uyandırmak için adeta güneşle boğuştuğunu duyar gibi oluyorum Güneş ve sinek. Gün doğmadan önce sinek; gün doğunca sinekle işbirlikçi güneş. Derken anne sesi. Uyanmadan, daha önce yaşamamış veya o anda yaşamakta da olsa orada bulunmayan veya yakın bir süre sonra ölecek olan bir dostun hayal içi çağırışı akat en gerçeği annenin çağırışı. Uyanmak ve uyandırılmak bu bende öyle bir iz bırakmış ki, şimdi bile boyuna uyandırılıyorum gibime geliyor. Hep sabah oluyor ve hep uyandırılıyorum. Fakat bir türlü uyanış bitmiyor. Bu kez annenin yerini “meydan” almış Meydan çağıyor. Ve ben yanılmağa devam ederek onu bu “kent çağrısıyla karıştırıyorum. “Meydan veya alan çağrısı”, arşa veya yıldızların her birince iyice dağılmış olsa da zerrelerimin bana iyi biliyorum. Güzelliğin öğretildiği gibi öğretilmiş. Hazreti İbrahim’in dört tepeye koyup da bir tepeden çağırdığı kuş parçalarının koşarak gelip buluşması gibi “mahşer” meydanı çağırışına koşacaklarını biliyorum özümün ve zerrelerimin. Buğumun ve dumanlarımın. Engel olamam onlara. Hem niçin engel olacakmışım Dünya buluşması beni doyurmuş mudur? Bahçemizdeki incir ağaçlarından kopararak yediğimiz incirlerin lezzeti gibi bir lezzet de olsa dünya lezzeti, bu lezzet ve haz değil mi ki birbirlerinden doğan insanların arasında gidip gelen bir muştu olmuştu bir vakitler. Bir buluşmayı bir daha ummayayım? Bir buluşmayı neden arzulamayayım bir daha? Neden bir daha susamayayım baba, anne, kardeş yüzüne, ölmek, ağacın yaprağının dökülmesi midir? Çiçeğin düşmesi midir? Ağacın kökü ne olmuştur? Yemiş ve tohum hangi dünyadadır? Bütün iş, öldükten sonra bile ülküyü yitirmemekte; nasıl akşam uyurken sabah kalkıp sürüyü çobana götüreceksin, bunu biliyorsun çocukken, böyle bir ülkün var senin. sen bundan bir fayda umuyorsun. Veya anne baba korkusu ve sevgisiyle bunu yapıyorsun. Onun gibi ölürken de uyanış ülküsünü kaybetmemişsen, “diriliş” ten haberliysen, ta meydana çağrılacağın ana kadar, hep uyanacaksın, hep uyandırılacaksın. Hatta ölüm bu çağrışın ilk anı, ilk pıhtısı, kabuğun ilk delinişi… İlk yargı türküsü İlk fizikötesi çene.
Sezai KARAKOÇ
